Equus (Peter Shaffer'ın oyunundan)

  Peter Shaffer'ın Equus  adlı oyunundan uyarlanan aynı adlı filmi (Sidney Lumet, 1977)  izler izlemez oyun üzerinden ayrıntılı bir Bataille okuması yapılabileceğini fark ettim. Çünkü oyun Bataille'in mistik ve erotik felsefesine ait pek çok şeyle ilişkili. Oyunun teorik arka planını oluşturuyor Bataille'a dair kavramlar.  Aynı zamanda Martin Dysart ve Alan Strang karakterlerinde Nietzsche'nin Apollon Dioynsos ikiliğinin bir temsilini görmek de mümkün. Filmi izledikten sonra sıcağı sıcağına oyunu da okudum. Uzun zamandır bir metin beni bu kadar heyecanlandırmamıştı. Equus'un öyküsü Bataille'ı da "cezbederdi."

Konuyu kısaca özetlemek gerekirse, bir çiftlikte seyis olarak çalışmakta olan 17 yaşındaki Alan Strang, altı atın gözünü kör etmiştir. Psikiyatr Martin Dysart, Alan'ın tedavisini üstlenir.  Alan'ın dünyasına sokuldukça kendini ve mesleğini,  normallik-anormallik, modern yaşam, tutku gibi kavramları sorgulamaya başlar. 

Çarpıcı pek çok uzun sorgulamalarla kesiliyor oyun ve bunların en can alıcı olanı da bir pagan olduğunu söyleyen ve Antik Yunan'a dair tatlı hulyalarla yaşayan Psikiyatr Martin Dysart'ın (filmde karaktere can veren Richard Burton çok etkileyici bir portre yaratmış)  Alan'ın kendi acısı ve tutkusunu yarattığı, içgüdülerinden boşanıp vecd içinde dört nala koşan dünyasına imrendiğini söylediği uzun konuşmaydı.


Peter Shaffer'ın aynı adlı oyunundan,

 Equus (Sidney Lumet, 1977)



Martin Dysart - Çok tuhaf bir rüya gördüm. Rüyamda, Homer dönemi Yunanistan'ında bir baş rahiptim. Altın bir maske takıyorum, sakallı, soylu biriyim. Maskem, Miken'de bulunan Agamemnon'un maskesi gibi. Büyük, yuvarlak bir taşın yanında duruyorum, elimde keskin bir bıçak var. Aslında çok önemli bir kurban törenini yönetiyorum burada. Ekinlerin ya da askeri bir harekâtın kaderi buna bağlı. Argos ovasında, uzun bir sıraya dizilmiş yaklaşık 500 kız ve erkek çocuğu kurban ediyoruz. Argos olduğunu biliyorum, çünkü toprak kızıl. İki yanımda iki yardımcı rahip duruyor. Onlar da Miken'de bulunan yamuk yumuk, patlak gözlü maskelerden takmış. Bu rahipler muazzam kuvvetli ve yorulmak nedir bilmiyorlar. Her çocuk bir adım öne çıktığında, yakalayıp taşın üzerine atıyorlar. Daha sonra, beni bile şaşırtan bir cerrahi beceriyle bıçağı çocuğa saplıyorum ve karnına kadar ustaca yarıyorum, kumaş kesen becerikli bir terzi gibi. İç organları ayırıp, bağırsakları söküyorum ve yere attığımda, bağırsaklar sıcak sıcak tütüyor. Sonra diğer iki rahip, hiyeroglif okur gibi, kesikleri inceliyor. Görünen o ki, ben başrahibim. Bu konumda olma nedenim ise, parçalama sanatındaki eşsiz becerim. Diğerlerine yabancı olan şey ise Onlardan farklı olarak, büyük bir tiksinti hissetmem. Ve hissettiğim bu tiksinti, her kurbanda artıyor. Maskenin ardındaki yüzüm gittikçe soluyor. Tabii ki, profesyonel görünmek için, iki misli çabalıyorum. Benim için tek önemli olan, parçalamak ve kesmek çünkü biliyorum ki, eğer diğer iki rahip rahatsızlığımdan kuşkulanırsa ve ben herhangi bir şekilde, bu tekrarlanan, kokuşmuş işin hiç bir iyi tarafı olmadığını ima edersem bir sonraki kurban ben olurum. Sonra, tabii ki, kahrolası maske yüzümden kaymaya başlıyor. İki rahip de dönüp solgun yüzüme bakıyor. Sarı renkli patlak gözleri, ansızın kanla doluyor. Bıçağı elimden kapıyorlar ve uyanıyorum.

Nihilist Penguin (Werner Herzog)

Sürüden ayrılan bir penguenin 70 km. uzaklıktaki dağlara doğru gittiğini görüyoruz. Dr. Ainley eğer onu yakalayıp sürüye geri götürsek bile tekrar dağlara doğru gideceğini söyledi.

Ama neden?







Kafası karışmış veya uyumsuz penguenlerden biri New Harbor dalış kampında ortaya çıkıyor, olması gerektiği yerden 80 km. uzaklıkta. Kurallar insanların onları rahatsız etmemesi veya engel olmamasını söylüyor. Olduğunuz yerde durun ve gitmesine izin verin.

İşte, kocaman kıtanın içlerine doğru gidiyor. Önündeki 5.000 kilometre boyunca kesin olan ölümüne doğru yol alıyor.

Werner Herzog on Filmmaking

"Read, read, read, read, read, read, read, read, read, read, read, read, read...
 if you don't read, you will never be a filmmaker."

Başlıyor yeni yaşam!

Hesse'nin Nietzsche izleri çok açık olan öyküsünde olduğu gibi insan korkusuzca en uca gidebilir
ve bir dönüşümü talep edebilir..

Başlıyor yeni yaşam!



HERMANN HESSE

INCIPİT VITA NOVA

Almancadan çeviren : Oruç ARUOBA

Yaşamımda, çoğunluk insanların yaşamındaki gibi, bir özel baş­kalaşım noktası, bir korku, karanlık, yalnızlaşmışlık yeri, bir görülme­miş körelme ve boşluk günü var; bugünün akşamında ise, gökyüzün­de yeni yıldızlar, içimizde de yeni gözler doğuyor.

O zamanlar, titreye titreye, gençlik dünyamın yıkıntıları arasında dolaşıp duruyordum, kırık düşünceler, kopuk, dağınık düşler üstün­de; neye baksam, un-ufak oluyor, yaşamaz oluyordu. Yanımdan, tanı­maktan utanç duyduğum dostlar gelip geçiyor; dün düşündüğüm, san­ki yüzyıllıkmışçasına, hiçbir zaman benim olmamışçasına uzaklaşmış, yabancılaşmış düşünceler dönüp bana bakıyordu. Sonra herşey yıkıl­dı, kaydı gitti, korkunç bir boşluk, bir durgunluk sardı çevremi. Artık bana yakın hiçbirşey yoktu, ne sevgili, ne komşu; yaşamım sarsıcı bir tiksinti gibi kabardı içimde. Sanki her ölçü taşırılmış, her tapınak kirletilmiş, her tat bozulmuş, her yükseklik aşılmıştı. Sanki bütün temiz­lik pırıltıları karartılmış, bütün güzellik umutları kırılmış, ayaklar al­tına alınmış. Özleyecek hiçbirşeyim yoktu artık, tapınacak, nefret ede­cek hiçbirşey. İçimde kutsal, alçalmamış, bağışlatıcı ne kaldıysa, ba­kışını, sesini yitirmişti. Yaşamımın bütün bekçileri uyuyakalmıştı. Bü­tün köprüler yıkılmış, bütün uzaklıklar maviliklerinden soyulmuştu.

Çekici, sevmeğe değer ne varsa böyle yitip gittiğinde, ve ben, bir tin kazazedesi gibi, bitkin, anlatılmazcasına tükenmiş, yoksul, sefilli­ğimin bilincine vardığımda, gözlerimi yere düşürdüm, kollarım bacak­larım ağır, kalktım, geçmişimin bütün alışkanlıklarını bırakıp uzaklaş­tım; geceleyin, selam bırakmadan ve kapıyı kapatmadan evini bıra­kıp giden bir hükümlü gibi.

Yalnızlığın dibini gören kim var? Kim yadsıma ülkesini bildiğini söyleyebilir? Bakışlarım kararıyordu uçurumun üstüne eğildiğimde, düşüyorlardı aşağıya, duracak yer bulamadan. Yadsıma ülkesini ge­zindim durdum, dizim yorgunluktan kırılana dek, ve daha hâlâ önüm­de uzanıp gidiyordu yol hiç eksilmemiş bengiliğinde.

Bir durgun, hüzünlü gece, avutucu ve rahatlatıcı, kubbelendi üze­rimde. Uyku ve düş, sılaya dönmüşü karşılayan dostlar gibi geldiler bana, öldürücü yükü, bir bohçayı alır gibi indirdiler sırtımdan.

Hiç kazazede olup karayı gördüğün, yüzerek sana yaklaşan biri­ni gördüğün oldu mu? Hiç ölümcül hasta olup ilk sağaltıcı, temiz dağ havasını içine çektiğin, yenilenen kanın tatlı kıpırtısını hissettiğin ol­du mu? Bu kurtarılan, bu sağalan gibi, beni de bir şükran, huzur, ışık, sağlık dalgası kapladı, o gece, bilinmez varlıkların bana dostça yaklaş­tıklarını anladığımda.

Gökyüzü, daha önceleri hiç görmediğim bir görünümdeydi. Yıldız­ların yerleri ve dönüşleri ile iç yaşamım arasında önceden belirlenmiş bir dostluk birliği kuruldu; bengi-olan da, açıkça ve iyilikle, içimden birşeyleri kendi yasalarına bağladı. Çölleşmeğe yüztutmuş yaşamıma, altın toprakların serildiğini; içimde eski yeni herşeyi soylu billurlar gi­bi düzenleyeceğini, dünyanın bütün şeyleri ile, bütün harikaları ile iyilikli birlikler kurması gerektiğini enfes bir şaşkınlıkla sezinlediğim bir güç ve bir yasanın verildiğini hissediyordum.

Incipit vita nova. Yeni birisi oldum artık, kendi kendime bir mu­cize gibi geliyorum daha, hem dingin hem etkin, kabul eden ve bah­şeden, belki en değerlilerini kendimin bile daha bilmediği değerlerin sahibi.



***
Çevirenin Notu:

Metin, Hesse’nin 1897-99 yıllarında Tübingen’deyken yazdığı, ilkin Eugen Diederich’in yayımevince (Leipzig, Haziran 1899), yayımcının karısı, Hesse’nin dostu, şair Helene Veigt’un ısrarı üzerine (yayımevinin çizgisine uymadığı halde) yayımlanan Geceyarısının Ardından Bir Saat (Eine Stun- de hinter Mitternacht) adlı 9 parçalık derlemenin 4’üncü parçasıdır.

Kitabın ilk farkına vararak üzerine yazı yazanlardan biri Rilke’dir; ama kitap ilk yılında ancak 53 adet satmıştır. Hesse (kendisi ‘ün’ kazandıktan sonra çabucak tükenen) kitabın yeni bir basımına uzun süre izin vermez; sonradan (1941’de) ancak kısıtlı (1500 nüshalık) bir yeni basımını (Verlag Fretz und Wasmuth, Zürich) yaptırdığı derlemedeki metinleri de «düzyazı şiirler» diye nitelendirerek, bunların kendi «yolu[n]un anlaşılması için önemli» olduklarını, «içeriği ve sorunlarının yaygın okur kitlelerini ilgilen­dirmediğini, «ama dar dost ve eleştirmenler çevresine yeniden ulaştırılma­ları gerektiğini söyler.

Burada aslı ve çevirisi verilen metin 1941 baskısındandır (ss. 67-72).

Parçanın (son paragrafın ilk tümcesi olarak yinelenen) Latince başlı­ğı, «Başlıyor Yeni Yaşam» (ya da «dilegeliyor (konuşmağa başlıyor) yeni ya­şam») demektir. Bu, akla hemen (metnin içindeki «bengi», «dönüş», «yük», «sağalma» gibi sözcüklerle birlikte) Nietzsche’yi getirir: Nietzsche’nin Şen Bilim adlı kitabının ilk baskısının (1882) son parçasının (s. 342) adı «Incipit tragoedia»dır: Başlıyor Tragedya. Bu parça da (hemen hiçbir değişiklik gör­meksizin) Nietzsche’nin bir sonraki kitabı, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün en ba­şında yer alan parçadır.

"Yazko Çeviri", Ocak-Şubat 1982, Sayı: 4

Between Birds of Prey (Blood Axis & Nietzsche)


YIRTICI KUŞLAR ARASINDA..

burada aşağıları isteyeni

nasıl da çabucak

yutuyor derinlikler..

ama sen , zerdüşt ,

seversin uçurumu gene de,

çama mı benziyorsun..-



o kayaların bile

derinliklere titreyerek baktığı yerlerde

salar köklerini – ,

her şeyin çepeçevre

aşağıyı istediği

uçurumlarda dikelir

vahşi heyelanların , çağlayan çayların

sabırsızlığı ortasında

sabırla sebatlı , sert , sessiz ,

yalnız..


benden bu kadar, hoşçakalın (27.7.2016)

dün, dün, sonsuza dek sürecek olan dün

Garson, "Şimdi şu küçük fişi," dedi.

Philippe bavulunu yere bıraktı, kalemi aldı, mürekkebe batırdı. Garson, elleri arkasında onu seyrediyordu. Dudaklarında zaptetmeye çabaladığı esneme mi, yoksa gülme mi? Philippe öfkeyle, "Üstüm başım fazla temiz," diye düşündü. Hepsi önce kıyafete bakarlar, üst tarafı, üst tarafını görmezler bile. Kararlı bir elle yazdı:

Isıdore Ducasse
Gezici tüccar.

Garsonun gözlerinin içine bakarak "Odamı gösterin lütfen," dedi.

...

Ben Philippe Gresigne'im, 
General Lacaze'nin üvey oğlu, edebiyat fakültesi mezunu, geleceğin şairi, 
dün, dün, sonsuza dek sürecek olan dün. Soyunmuştu, pijamasını giydi; bu han bozuntusunda bunlar yeni, kararsız, acemi hareketlerdi, alışması gerekti. Rimbaud bavuldaydı, almadı, canı okumak istemiyordu.

... Mağrur, sefil ve rezil hayatım, benim! Gururum; benim! 
Ben hükmedenler soyundanım. Ha ha, diye öfkeyle düşündü. Sonra! Sonra! Beklemek gerek. Sonra bu otelin duvarına bir mermer bir levha koyacaklar, Philippe Gresigne 23 - 24 Eylül 1938 gecesi burada kalmıştı. Ama ben ölmüş olacağım. Belli belirsiz ve yumuşak bir mırıltı kapının altından sızıyordu. Gece bir anda öldü. Geceye, mermer levhanın altında nutuk söyleyen siyah ceketli adamların gözleriyle, geleceğin içinden, derinliklerinden bakıyordu. Her saniye, değerli ve kutsal, şimdiden geçmiş olarak karanlığın içinde akıp gidiyordu. Günün birinde bu gece geçmiş olacaktı, geçmiş ve zaferlerle dolu, 

Maldoror'un geceleri gibi,

 Rimbaud'nun geceleri gibi. 

Benim gecem.



*
Yaşanmayan Zaman
sf. 217..
SARTRE

los angeles yolu

http://kaotikbenlik.blogspot.com/2013/01/los-angeles-road-arturo-bandini.html
...

"Şimdi ne yapacaksın?" dedi Frank dayı.

"Sayısız seçenek var."

"Neden söz ediyorsun sen? Sayısız seçenek varmış!"

Sigaramdan birkaç nefes çektikten sonra, "Romero türünden proleterlerle bağımı kopardığıma göre bundan böyle edebiyat kariyerim üzerine yoğunlaşmayı düşünüyorum." dedim.

"Ne kariyerin?"

"Edebiyat planlarımdan söz ediyorum. Nesrimden. Edebi çabalarımı devam ettirmeye kararlıyım. Ben bir yazarım, bilmiyor musunuz?"

"Yazarmış! Ne zaman yazar oldun? Bu da yeni bir şey. Anlat, bunu ilk kez duyuyorum."

Anlattım.

"Yazma yeteneği keşfedilmemiş olarak hep yatıyordu içimde. Şimdi değişim sürecini yaşıyorum. Geçiş süreci sona erdi. Kendimi ifade etmenin eşiğindeyim."

"Taşaklarım." dedi Frank dayı

...

Los Angeles Road
sf. 39

Everett Ruess'in Son Mektubu

Bir daha ne zaman medeniyete döneceğime gelecek olursak, bunun yakınlarda olacağını hiç sanmıyorum. Doğadan sıkılmış değilim; aksine tabiatın güzelliğinden ve sürdüğüm başıboş hayattan her geçen gün daha da keyif alıyorum. Bir ata semer vurmayı tramvaya binmeye, yıldızlarla bezenmiş açık bir gökyüzünü tepemde bir çatı olmasına, bilinmeze giden belirsiz, zorlu bir patikayı asfalt kaplı yollara, yabanda hayatın verdiği derin huzuru kentlerin tedirginliğine tercih ederim. Ait olduğumu hissettiğim ve kendimi etrafımdaki dünyayla bütün olarak algıladığım bir yerde yaşam sürdüğüm için beni suçlayabilir misin? Bana refakat edecek zeki varlıklardan yoksun olduğum doğru. Ama benim için gerçekten anlamlı olan şeyleri paylaşabildiğim o kadar az insan tanıdım ki, kendi içime çekilmem gerektiğini öğrendim. Bu güzellikle sarmalanmış olmak bana yetiyor...

 Senin dar tanımlamanla bile, yaşamak zorunda olduğun hayatın monotonluğuna, yavanlığına hiçbir şekilde dayanamayacağımı biliyorum. Asla durulmayacağım. Şimdiden hayatın derinliklerine dair fazlasıyla şey gördüm ve bundan bir adım geri atmaktansa, her şeyi yapabilirim.


EVERETT RUESS’İN KARDEŞİ WALDO’YA YAZDIĞI,
KENDİSİNDEN ALINAN SON MEKTUP


11 KASIM 1934 

bir meçhulün güncesi





Eğer bu kitap dikkatli genç bir insanın eline geçerse, ona fren yapmasını, çok hızlı okunan bir cümleyi yeniden okumasını ve acı çektiği ve kaçıp kurtulmak istediği ortamların karışıklığını hor gören dalgaları yakalamak için kendine uyguladığı işkence üzerinden düşünmesini öğütlüyorum. Ondan kendisini tiksindiren bu çoğuldan kaçıp , kendi gecesinin ona sunduğu tekile girmeye çalışmasını istiyorum. Ona, Gide gibi şunları söylemiyorum: "Git, aileni ve evini terk et." Ona şöyle söylüyorum: "Kal ve karanlıkların içinde kendini kurtar. Bu karanlıkları dikkatle incele. Onları gün ışığına püskürt."

Ondan benim dalgalarımla ilgilenmesini değil, onları ortaya çıkaran araçla karşılaştığında, kendisine uygun ve kendi dalgalarını yayabilen bir araç üretebilmeyi öğrenmesini istiyorum.


 Jean Cocteau

x generation



http://kaotikbenlik.blogspot.com/2013/01/x-generation-douglas-coupland.html

photo: ansel adams
Hiç saklandıkları delikten çıkarmak için ailenin evini ateşe vermek geçti mi aklından?...Hayatlarında biraz değişiklik olsun diye?

...Benimkilere nükleer savaş gibi konulardan bahsetmeye çalışıyorum ama kendimi sanki Bratislavca konuşuyormuş gibi hissediyorum. Konuştuğum süre boyunca ilgilenirmiş gibi beni dinliyorlar ama soluklanmak için sustuğum anda niçin Tanrı'nın bile unuttuğu bu Mojave çölünde yaşadığımı ve aşk hayatımın ne durumda olduğunu soruyorlar.Annenle babana kendilerine konuşma hakkı verdiğini düşünecekleri en ufak bir taviz verdiğin anda, olan bitenin mahremiyetini deşmek ve hayatını kendi bildikleri gibi yeniden düzene sokmak için harekete geçmekte gecikmiyorlar.Bazen kafalarına bir şey indiresim geliyor.Onlara kendi yetiştiriliş tarzlarının ne kadar temiz, gelecek kaygılarından ne kadar uzak olduğunu kabul ettiğimi söylemek istiyorum.Ve dünyayı içine edip bize öyle bıraktıkları için de acımadan boğmak.  (sf 93)


Şair Rilke'nin sözleri geldi aklıma -hepimizin içinde gizli bir mektupla doğduğumuzu ve o mektubu okumamıza ancak kendimize dürüst olmayı becerebilirsek izin verileceğinden bahsediyordu.


...işte ben de kalkıp buraya geldim, toz solumaya, köpeklerle dolaşmaya, bir kayaya, bir kaktüse bakıp o kayayı ya da o kaktüsü gören ilk kişi olduğumu düşünmeye. Ve içimdeki o gizli mektubu okumaya.  (sf 67)

DON

 "Ne diyorlar insanlar benim hakkımda, diye sordu. Budala mı diyorlar? Ne diyor insanlar?  "


" Size bastonumla işaret ettiğim şu yönde yürürseniz, saatlerce en küçük bir korkuya bile kapılmadan gezinebileceğiniz bir vadiye ulaşırsınız" dedi. " Keşfedilirim diye korkmanıza gerek yok. Başınıza bir şey gelemez: her şey tamamen ölmüştür orada. Yeraltı zenginlikleri yok, tahıl yok, hiçbir şey yok, Şu ya da bu dönemin izlerine rastlarsınız, taşlar, duvar parçaları, neyin işareti olduğunu kimsenin bilemeyeceği işaretler. Güneşle belirli,  gizemli bir ilişki. Huş ağacı dalları. Harap olmuş bir kilise. İskeletler. Gizlice gelmiş yaban hayvanlarının izleri. Dört beş gün yalnızlık, suskunluk" dedi. "Tamamen insan eli değmemiş doğa. Tek tük şelaleler. Sanki insan öncesine yaraşırcasına binyıllarda yapılan bir gezinti." RESSAM STRAUCH'UN YAŞADIĞI WENG KASABASINDAN BİR GÖRÜNÜM  (Sf. 15)



...nasıl oluyor da yalnızca intihar meşgul ediyor onu? (Ressam Strauch) İntihar bir insanın gizli zevki gibi bir şey olabilir mi, onu istediği gibi bozabilir mi? İntihar, nedir bu? Kendini sona erdirmek. Haklı ya da haksız yere. Hangi hakla? Neden olmasın? Bütün düşüncelerim bir noktada birleşmeye çalışıyordu: intihar meşru mudur, sorusuna yanıt bulunan yerde. Bir yanıt bulamadım. Hiçbir yerde. Çünkü insanlar birer yanıt değiller, birer yanıt olamazlar, yaşayan yanıt olmaz, ölüler de. Kendi suçum olmayan bir şeyi, kendimi öldürerek yok ediyorum. Bana emanet edilmiş bir şeyi mi? Kim emanet etmiş? Ne zaman? O zamanlar bunun gerçekleştiğinin bilincinde miydim? Hayır. Ama basitçe duyulamayan bir ses, intiharın günah olduğunu söylüyor bana. Günah mı? Bu kadar basit mi? Büyük bir günah? Büyük bir günah kadar basit mi? Her şeyi çökerten bir şey olduğu için, diyor ses. Her şeyi? Peki 'her şey' nedir? İster uyanık ister uykuya dalmış olsun, onun sloganı: intihar!

"Bir beyin bir devlet yapılanmasıdır" dedi ressam. "Ansızın anarşi hüküm sürer." (Sf. 19) 

"...şeytani bir korku, bilmelisiniz, intiharı hep bastırdı bende. Sonra, düşünceler karanlıktan sıyrıldı, genel olarak kendi kendimle ilişki, benim büyük ölçüde damgamı taşıyan bir normallik. İnsan doğamın, tinin ve onun iç dünyasının bu muazzam gelişme halinin inançları... Evet, intiharı her zaman geri bastırabildim, sayısız sınırsız hayal kırıklığı vakası, taşkınlık, suç, kalıtımsal eğilimler, bu insanlık dışı zorluklar... Bilmelisiniz, bütün insanlar gibi, ben de yaşamım boyunca adeta yalnızca kendi kendimle ilişki kurdum, bu zor dünyada, bu kadar çok yasanın ve hiçbir yasanın olmadığı bu dünyada... hiçbir görüş olanağının bulunmadığı... ilgisizliğim çok nadirdi, bilmelisiniz, her zaman bir kararlar, çelişkiler ve, korku adamı oldum..." (Sf. 273)       

Dedi ki: "Sizin gibi gençtim ben de, hiçbir şeyin çabalamaya değmediğini bilmek çoktan huzur veriyordu bana ve huzursuzluk veriyordu bana. Bugün yeniden dehşet veriyor bana. Bu dehşetin içinde yönümü şaşırdım."

Kendi durumuna "YALNIZ OLMANIN BALTA GİRMEMİŞ ORMANLARINDA KEŞİF GEZİLERİ" diyor. (Sf. 20)


Ressam "en kötü eğitimi" almış, "akla gelebilecek en kötüsünü". Onunla ilgilenmemelerinin faydasının, daha sonra "zalimce bir yanılgı" olduğu ortaya çıkmış. Aslında en başından itibaren onu hiç düşünmemişler.
" Ama çocuklar düşüncesizlikle eğitilmez. İlgilendiler, evet, ayakkabılarımla. Kalbimle değil, yemeğimle. Ruhumla değil. Daha sonra, çok erkenden, on üç yaşımdan itibaren diyebilirim ki artık yemeğimle, ayakkabılarımla bile ilgilenmediler."(Sf. 67)



Ressama göre kahvaltı "çok fazla seramoni. Kaşığı elime aldığımda, bütün gülünçlükler dile geliyor. Bütün anlamsızlık. Şeker parçası bana karşı suikast. Ekmek. Süt. Bir felaket. Böyle başlıyor gün. Kalleş tatlılıkla." (Sf. 101)


"Bilesiniz" dedi ressam, "sanat azgınlığı, bu sanatçı fuhuşu, bu genel sanat ve sanatçı tiksindiriciliği, bilin ki beni her zaman itmiştir; bu en aşağılık kendini eğlendirme sektörünün esmese de gürleyen tehditleri ve sonra HASET...Haset sanatçıları bir arada tutar, haset, hasetten başka bir şey değil, herkes her şeye ve her konu da her şeyde haset eder... Bu konu da daha önce de konuşmuştum, demek istiyorum ki: Sanatçılar nahoşluğun oğulları ve kızlarıdır, cennetteki utanmazlığın, ahlaksızlığın, has oğulları ve has kızlarıdırlar, sanatçılar, ressamlar, yazarlar, müzisyenler, bunlar yeryüzünde mastürbasyon yükümlüleridirler, yeryüzünün sevimsiz kasılma merkezleridirler, çıban periferileri, cerahatlenme süreci düzenleridirler... Demek istiyorum ki:  sanatçılar zamanımızın en büyük kusturucularıdır, her zaman zaten en büyük, en büyük kusturucuları olmuşlardır... Sanatçılar gülünç olanın, yüzkarasının yıkıcı bir ordusu değil midirler? Vicdansızlığın cehennemsiliğini her zaman sanatçı düşünceleriyle bağlantılı olarak keşfediyorum. ...Ama artık sanatçı düşüncelerine sahip olmak istemiyorum, böyle doğaya aykırı düşüncelere sahip olmak istemiyorum, sanatçılarla ve sanatla, evet sanatla da, bu büyük ölü doğumla da, ölü doğumların bu en büyüğüyle de bir işim olsun istemiyorum... Anlayınız: bu kötü kokunun yolundan uzaklaşmak istiyorum. Bu pis kokunun yolundan diyorum her zaman kendime, gizliden gizliye, hep düşündüm, bu her şeyi bozan, her şeyi parçalayan yararsız,  yalanın yolundan, bu utanmazca acuzeliğin yolundan uzaklaşayım..."

Dedi ki: "Sanatçılar, ikiyüzlülüğün tek yumurta ikizleridirler, alçaklığın tek yumurta ikizleri, bu himaye edilmiş istismarın tek yumurta ikizleri, bütün zamanların himaye edilmiş en büyük istismarının. Sanatçılar onlar tanıdığım kadarıyla," dedi " hepsi de ruhsuz ve büyük konuşmayı seven, ruhsuz ve büyük konuşmayı seven kişilerden başka bir şey değillerdir, hayır..." (Sf. 120)        



İnsanların mezarlıklarda ikamet ettikleri dikkatinizi çekmedi mi? Büyük şehirlerin büyük mezarlıklar olduğu, küçük şehirlerin küçük mezarlıklar olduğu?  Köyler de daha küçük mezarlıklar? Yatağın bir tabut olduğu? Giysilerin bir kefen olduğu? Her şeyin ölüme ön alıştırmalar olduğu? Bütün varoluşun bir tabuta konma ve gömülme provası olduğu. (Sf. 151)



"Gençliğin özellikleri ve yaşlılığın özellikleri aynı özelliklerdir" dedi ressam, "ama doğurdukları etki tamamen farklıdır. Görünüz: gençliğin özellikleri geçliğin kötülüğüne yorulmaz, ama yaşlılığın özellikleri yaşlılığın kötülüğüne yorulur. Genç bir insan yalan söyleyebilir ve onun hayatı mahvedilmez, ama yalan söyleyen yaşlı bir adamın hayatı mahvedilir. Genç bir insan müebbete mahkum edilmez ama yaşlı bir insan müebbete mahkum edilir. Şaşı bakan genç bir insan eğlenceli görünebilir, ama şaşı bakan yaşlı bir insan itici görünür. Genç insan için bir gün artık şaşı bakmayacağı umudunun hala var olduğu söylenir. Şaşı bakan yaşlı insanlarda, artık şaşı bakmama umudu diye bir şey yoktur. Hayır. Mümkün değil. Çarpık ayaklı genç bir insan bizde tiksinti değil acıma uyandırır, ama çarpık ayaklı yaşlı bir insan bizde sadece tiksinti uyandırır. Kepçe kulaklı genç bir insan bizi sadece güldürür, kepçe kulaklı yaşlı bir insan bizi utandırır, ve yaşamı boyunca bu çirkin kepçe kulaklarla dolaşmış olan bu insanın ne kadar çirkin olduğunu düşünürüz. Tekerlekli sandalyedeki genç bir insan yüreğimizi sızlatır. Tekerlekli sandalyedeki yaşlı bir insan bizi umutsuzluğa sürükler. Dişleri olmayan genç bir insan bize az ya da çok ilginç görünebilir. Dişleri olmayan yaşlı bir insan ise bizim midemizi bulandırır, kusmamıza neden olur.

"Gençlik" dedi ressam, "her bakımdan yaşlılıktan avantajlıdır, ne isterse yapabilir. Ahmaklığı bize itici gelmez, utanmazlığına katlanabiliriz. Yaşlılık ise kalın kafalılığı, kafasına darbe almadan sürdüremez; yaşlılığın utanmazlığı da, bildiğimiz gibi, en iğrenilesi şeydir. Genç insanlara denilir ki: geçer bu! Yaşlı insana denilir ki: bu değişmez!

Gerçekte ise gençliğin özellikleri ve yaşlılığın özellikleri bir ve aynı şeydir."(sf. 184)


"Savaş kökü kazınamaz bir kalıtımdır. Savaş asıl üçüncü cinstir."

Dedi ki: İnsan öğretisine ve barbar öğretisine, insanların görüşleri ve insanların büyük suskunluğu öğretisine, büyük varoluşun büyük bellek protokolleri öğretisine, mezbahalardan yararlanarak başlamalı! Okula gitme çağına gelenleri sıcak dersliklere değil, önce mezbahalara götürmeli; bilim için dünyadan ve dünyanın kanlı varoluşunda yalnızca mezbahalardan bir şey bekliyorum. Öğretmenlerimiz mezbahalarda ders vermeliler. Kitaplardan okuyup anlatmamalılar, topuzları sallamalı, satırları indirmeli, bıçaklarla kesmeliler... Okumayı bağırsaklar yardımıyla öğretmeli, yararsız kitap satırlarının yardımıyla değil..Nektar sözcüğünün yerini çok önceden kan sözcüğü almalı... Bakın" dedi ressam " mezbaha biricik felsefe dersliğidir. Mezbaha derslik ve amfidir. Biricik bilgelik mezbaha bilgeliğidir! Biricik yazılar, mezbaha yazılarıdır! Biricik hakikat, mezbaha hakikatidir. Karşı hakikat, hakikat, hakikat dışı, hepsi birlikte korkunç mezbaha üniversitesine kaydolmaktadır, insanlara, yeni ve yoldan çıkarılacak insanlara zorla kabul ettirmek istediğim.
Dünyanın bilgisi mezbaha bilgisi değildir ve özensizdir. Mezbaha radikal bir özenlilik felsefesini olanaklı kılar.  (sf. 225)     



“Yoksulluk zenginliğe yalnızca bön bön bakabilir, başka bir şey yapamaz.”(Sf. 247)



"Gidin, gidin, gitmenizi istiyorum" dedi...
"İnsanları hesaba katmak hatadır. Herhangi bir insanı hesaba katmak büyük bir hatadır. Bu hatayı her zaman yaptım. Bütün hataların bu en korkuncunu her zaman yaptım, insanları hesaba kattım!(Sf.248)



"Dünya," dedi "ışığın aşama aşama kısılmasıdır."
ve sonra bu akşam dedi ki " içimdeki her şey bir nehir yatağındaki gibi kurudu, kurumuş bir kan nehri gibi içimdeki her şey."(Sf. 269)




"Tragedya, bütün tragedyalarla bağlantılıdır." (SF. 271)














*





"İnsanın yanında her zaman okuyacak bir şeyleri olmalı, ya da yapacak bir iş. Yanınız da bir şey yok mu?" - "Henry james'ın bir kitabı var" dedim.

"Ben" dedi. "kitapları kasten evde bıraktım. Yine de birkaç küçük yazıyı yanıma aldım. Aslında Pascal'ımdan başka bir şey yok. ...Çünkü kapatmıştım. Kapatmıştım, son müşteri çıktıktan sonra dükkanı kapatır gibi. 




DOSTLUK

fotoğraf: herber list


Dünya tarihi, doğa yasalarının aceleci biçimde unutulması ve “haz uçurumlarına” dalınması şeklinde değil, ilkel gereksinimlerin giderek artan biçimde gevşemesi olarak görülmelidir; insan, kökeninde gereksinimin zorlamasıyla sıkıştırılmıştı; teknikler ve bilgiler (tekhnai ve epistemai) ona bu zorlamaların elinden kurtulma ve onlara daha iyi karşılık verme olanağı sundu; giysi, dokuma, ev yapma öğrenildi. Ancak dokumacının emeği hayvan postu karşısında neyse, mimarın sanatı korunmak için girilen mağaralar karşısında neyse, oğlanlara duyulan aşk da kadınlarla ilişki karşısında aynı konumdadır. Kadınlarla ilişki, başlangıçta, türün yok olmaması için elzemdi.

Oğlanlarla aşk ise çok daha geç ortaya çıktı; kesinlikle de Kharikles’in iddia ettiği gibi bir düşkünlük sonucu değil, tersine insanların daha fazla merak ve bilmeye doğru yükselmesi sonucu ortaya çıktı. Gerçekten de insanlar, onca gerekli hüneri öğrendikten sonra, artık araştırmaları çerçevesinde “hiçbir şeyi” ihmal etmemeye koyulduklarında, ortaya felsefe ve felsefeyle birlikte oğlancılık çıktı. Pseudo-Lukianos’un konuşmacısı bu ikili ortaya çıkışa ilişkin hiçbir açıklamada bulunmaz; ancak onun söylevi, her okur açısından kolayca anlaşılabilecek biçimde bildik göndermelerle doludur. Yazar, üstü kapalı biçimde, yaşamın öteki cinsle ilişki yoluyla aktarımı ile “teknik” ve "bilgi"nin öğretim, eğitim ve pir-mürit ilişkisi aracılığıyla aktarımını karşı karşıya koyar. Felsefe, özgül sanatların içinden sıyrılıp çıkınca, kendi kendini her şeye ilişkin olarak sorgulamaya başlamış, sağladığı bilgeliği aktarmak için de oğlanlarla aşkı keşfetmiştir: bu aşk, aynı zamanda erdeme yatkın, güzel ruhlara duyulan aşktır. Bu koşullarda, Kallikratidas’ın, rakibinin kendisine sunduğu hayvanlara ilişkin dersi bir kahkahayla reddetmesi kolayca anlaşılabilir; Erkek aslanların kendi türlerinin erkeklerini sevmemesi ve erkek ayıların erkek ayılara âşık olmaması neyi kanıtlar? İnsanların hayvanlarda bozulmadan kalmış bir doğayı kirlettiklerini değil, hayvanların ne “felsefe yapma”yı ne de dostluğun güzel olanı üretebileceğini bildiğini...

*
Foucault

Sokrates



SOKRATES'İN ARKADAŞI: 

Sokrates! Nereden böyle? Sanırım yine avlanıyordun. Ama söylemeliyim ki Alkibiades'i geçenlerde gördüm, halen yakışıklı bir çocuk gerçi artık büyümüş, sakalları çıkmış.

SOKRATES: 

Ne olur ki? Hem Homeros'un insanın en etkileyici yaşının bu sakalların çıktığı dönem olduğunu söyleyen düşüncelerine katılmıyor musun?

SOKRATES'İN ARKADAŞI: 

Peki şimdi aranız nasıl?
Onun yanından mı geliyorsun? Sana nasıl yaklaşıyor?

SOKRATES: 

Aramız iyi. Bugün diğer günlerden de daha iyiydi. Çünkü bugün ilk defa tüm tartışmalarda benimle aynı fikirdeydi. Fakat ilginç bir şey daha var, bugün sürekli onun yanında oturdum ama çoğu zaman yanımda olduğunu bile unuttum.


SOKRATES'İN ARKADAŞI: 

Peki ne oldu aranızda? Hem burada ondan daha güzel bir delikanlıyla karşılaşmış olamazsın diye düşünüyorum.

*
Platon - Şölen'den
bir diyalog

*

Q



Effeminatus


XIX. yüzyıl metinlerinde eşcinselin ya da ters ilişkide bulunan kişinin tipik bir portresi vardır. Davranışları, duruşu, süslenme biçimi, abartılı şıklığı, ayrıca yüzünün biçimi ve ifadeleri, anatomisi ve tüm bedeninin kadınsı biçimi gözden düşürücü bir betimlemenin içinde yer alır. Bu betimleme ise, hem cinsel rollerin tersine dönmesine, hem de bu durumun doğaya yapılan saldırının doğal bir damgası olduğu ilkesine gönderme yapar. İnsanın “doğanın kendisinin de cinsel yalana suç ortağı olduğuna”' inanası geldiği söylenir. Karmaşık bir tümevarım ve meydan okuma ilişkisi aracılığıyla fiili davranışların tekabül etmiş olabileceği bu imgenin uzun bir tarihinin yapılması gerektiği su götürmez.

Bu stereotipin son derece olumsuz yoğunluğunda, toplumlarımızın üstelik birbirinden farklı iki olguyla, yani cinsel rollerin değişmesi ve aynı cinsten olan kişiler arasındaki ilişkiyle bütünleşmesindeki kadim güçlüğü görebiliriz. Oysa, çevresindeki itici atmosferle birlikte bu imge yüzyılları aşmış durumdadır, bu imge, daha imparatorluk dönemi Yunan-Roma yazınında gayet güçlü bir biçimde belirginleşmişti. IV. yüzyılın anonim bir Physiognomonis’inin yazarının çizdiği Effeminatus portresinde bu imgeye rastlanır; Apuleius Lucius, Dönüşümler'de alay etliği Atargatis papazlarını betimlerken, Prusalı Dion Khrysostomos monarşi üzerine konferanslarından birinde sözünü ettiği aşırılık daimon'unu simgeleştirirken, Gpiktetos sınıfının arka sıralarından çağırıp kadın mı erkek mi olduğunu sorduğu güzel kokulara bürünmüş kıvırcık saçlı retorik öğrencilerine kaçamak atıflarda bulunurken”, Hatip Seneca çevresinde iğrenerek baktığı çöküş içindeki gençliğin portresini çizerken (“Efeminelerimizin yüreğini sağlıksız bir şarkı söyleme ve dans etme tutkusu sarıyor, saçlarını kıvırmak, kadın sesinin okşayıcılığıyla rekabet edebilmek için seslerini inceltmek, davranışların yumuşaklığı konusunda kadınlarla yarışmak, çok müstehcen şeylerin arayışı içinde olmak; İşte yeniyetmelerimizin ideali... Doğuşlarından itibaren gevşek ve sinirli olan bu gençler, isteyerek böyle kalıyor ve kendi ar ve namuslarıyla ilgileneceklerine, başkalarının ar ve namusuna saldırmaya hazır bulunuyorlar”) karşımıza çıkan yine aynı imgedir. Ama temel çizgileriyle bu portre daha da eskidir. Sokrates, Phaidros’taki ilk söylevinde, nazikâne bir biçimde gölgede yetiştirilmiş, boyalı ve ziynetler takan yumuşak oğlanlara duyulan aşktan söz ettiğinde aynı şeye değinir. Thesmophoria Bayramını Kutlayan Kanunlarda Agathon da bu görünümdedir, solgun bir ten, tıraşlı yanaklar, kadın sesi, safran rengi bir elbise ve fileyle tutturulmuş saçlarıyla belirdiğinde, karşısındaki muhatabı onun kadın mı erkek mi olduğunu düşünür.”

Bunda oğlanlara duyulan aşkın ya da daha genel olarak tanımladığımız biçimiyle eşcinsel ilişkilerin suçlanmasını görmek tamamen yanlış olur. Ama ortaya çıkanın eıkeklerarası ilişkinin bazı olası görünümlerine ilişkin oldukça olumsuz değerlendirmeler ve erkek rolünün saygınlık ve göstergelerine gönüllü olarak karşı çıkanların tümüne karşı duyulan güçlü bir iğrenme olduğunu kabul etmek gerekir. Erkeklerarası aşk alanı Antik Yunan’da, en azından modern Avrupa toplumlarına oranla çok daha “özgür” olmuş olabilir, ama yine de oldukça erken bir dönemde yoğun olumsuz tepkilerin ve uzun zaman sürüp gidecek olan dışlama biçimlerinin ortaya çıktığı da bir gerçektir.

Cinselliğin Tarihi

Cock + Devil (1982, Mapplethorpe)




*

Gymnasium'da Çıplaklık


 Thukydides iö 5. yüzyılda Lakedaimonyalılar hakkında şunları söylüyor:

"Beden hareketlerinde ilk soyunanlar, herkesin önünde giysilerini çıkartanlar ve yağ sürünenler de onlardı. Başlangıçta Olimpiyat Oyunları’nda yarışmacıların edep yerlerinde örtüleri vardı, buna ancak birkaç yıl önce son verildi."

Thukydides herhalde burada iö 448’de sona eren Pers Savaşları dönemini kastediyor, o dönemde kendisi henüz küçük bir çocuktu ve Platon daha doğmamıştı.


Platon da bir süre sonra, kızların sporunu itici bulanların “şimdi barbarların çoğuna utanmazca ve komik görünen şeyin, yani erkeklerin kendilerini çıplak göstermesinin, Yunanlılar’ın da öyle görünmesinin üstünden henüz çok zaman geçmediğini anımsamaları gerektiği görüşünü bildiriyor ve ekliyor: “Ve ilkin Giritliler, sonra Lakedaimonyalılar (Spartalılar) spor sahalarına çıktıklarında o dönemin tüm alaycıları, tüm bunlarla dalga geçerdi.”

İlyada ve Odyssea'da yarışmacıların giyinik olduklarını onaylayan bir tek Homeros değildir. Geç 5. yüzyıl siyah vazo resimlerinde de atletler, Pertioma, takarlardı, bu  bağ İkinci Dünya Savaşı'na kadar Japon sporcuları tarafından takılmıştır ve bugün bile  "çıplak şenlikler" şenliklere katılan erkekler tarafından takılmaktadır.

 Yunan erkeklerinin atletik çıplaklığının arkaik bir töre değil, bir uygarlık ürünü olduğu gerçeği bir yana, Klasik Yunanlılar'ın erkek çıplaklığı gerçekten de ayıp yüklü müydü?, çıplak Yunanlı atletlerin kendi aralarında kaldıklarını, başka bir deyişle kadın cinsinden olanların antrenman ve yarışma yerlerine girmesinin kesinlikle yasak olduğunu saptamak, pek de önemsiz sayılmaz. Olimpiyat Oyunları’nda hazır bulunabilen biricik kadın Demeter Khamphyne'nin rahibesiydi. Bir mermer sunağın üzerinde yarışmaları izlemesine izin verilirdi. Bunun nedeni de elbette bir zamanlar şerefine doğurganlığı teşvik edici düğün koşusu olarak stadyum koşusunun düzenlendiği tanrıçayı temsil etmesiydi.

Ancak sıradan kadınların oyunları izlemesi yasaktı ve Pausanias'a inanılacak olursa, gizlice araya karışan ya da sadece yarışma yerinin yakınına gelen bir kadını Eleer’ler Tympaion’un yüksek ve dik bir kayasından aşağıya atmışlardı.

Ancak, Helen delikanlılarının bu sınırlı kamusal çıplaklığı, Elias'ın öne sürdüğü gibi, sorunsuz değildi.

Bir yandan penis başının çıplaklaştırılması, yani sünnet derisinin geri çekilmesi, anlaşıldığına göre son derece ayıptı ve bu yüzden sanatta bile penis başının hemen hemen hiç görülmemesi şaşırtıcı değildir: hatta erekte olmuş penis başı bile tamamen sünnet derisiyle örtülü kalır. Ama Gymnasium’da genital organları gelişmiş sünnet derileri doğal bir biçimde geri çekilmiş bulunan gençler, biraz daha büyük penis başlarını başkalarının bakışlarından korumak için iki teknik uygulamış gibi görünüyorlar. Ya sünnet derisini penis başının üstüne çekip önden bağlıyorlar ve böylece penis bir sosis ucu gibi görünüyor; ya da -sözlükbilimci Phrynikes’in betimlediği gibi-penis arkaya doğru kıvrılıp, yukarıya doğru bağlanıyor.

İlk yöntemin avantajı, pedofil ideale uygun olarak, genç erkeğin penisini daha çocuksu göstermesiydi, bu yüzden vazo resimlerinde de sünnet derisi genellikle çok uzundur, kimi zaman penisin yarı boyu kadardır. Öte yandan, terbiyeli bir çıplak atlet asla bacaklarını açarak oturmaz ya da edepsiz bir biçimde çömelmezdi. Böyle davranan biri, böylelikle Platon'un betimlediği gibi— kendisine bakan erkekleri cinsel tahrik etmek isteyen ahlakı bozulmuş biriydi. Satyrler de hep bacaklarını açmış bir halde resmedilir; uygarlaşmamış varlıklar olarak, dizginsiz cinsel azgınlığın ve terbiyesizliğin cisimlenişi olarak genellikle -Yunan sanatında ender rastlanan bir biçimde- cepheden görülürlerdi.

Aristophanes’in eski göreneğin avukatını konuştururken, bazı Atina yurttaşlarının hislerine tercüman olduğu kabul edilebilir:

 "Ve güreş meydanında, kumun üzerine dinlenmek için oturduklarında, edeplice / bacaklarını öne eğmeleri gerekirdi ki, ayıp yerleri dışarıda çevredekilere görünmesin / Ve ayağa kalktıklarında, kumdaki izleri özenle ortadan kaldırırlardı / çiçek açan biçimleri, kalıp halinde, kirli hevesleri uyandırmasın;” 

Oysa bugünlerde genç adamlar kendilerini şehvetli erkeklere sergiliyorlardı.

Bunun üzerine ilerici duygu ve düşünceleri savunan “kötü şeylerin avukatı” bunun geçmişte kaldığını öne sürünce, gelenekselci şöyle devam ediyor:

"Pekâlâ o zaman, güven bana delikanlı, ve beni öğretmenin olarak gör, iyinin avukatını / sonra çarşıyı hep aşağılamaya ve sıcak banyolardan kaçınmaya alışacaksın / utanılması gerekenden utanacaksın / bu konuda sataştıklarında kızaracaksın / ve saygın birisi yaklaştığında oturduğun yerden hemen ayağa kalkacaksın. Anne babanı saygısızlıkla asla incitmeyeceksin ve her türlü baştan çıkarmaya karşı koyacaksın / Çünkü kendinden bir edep timsali / görüntüsü yaratmayı kutsal bir görev bileceksin.”

Young Spartans exercising / edgar degas

Plutarkhos da, oğlancılığı ve yumuşaklığı engellemenin çok zor olduğunu söylüyordu. ÎÖ 4. yüzyılın ortasında Atinalı hatip Aiskhines antrenörlerin Palestra’yı yani ağır atletizm yapılan yeri güneş doğmadan önce açmamaları ve kapatırken de günbatımından sonraya kalmamalarını tavsiye ediyor; aksi halde karanlığın korumasından yarârlanan genç erkeklere yaklaşanların olabileceğini söylüyor. 

Ayrıca, antrenörün atletlerden daha büyük yaştaki oğlunun, erkek kardeşinin ve damadının, antremanlar sırasında çıplak atletleri görmesi kesinlikle yasaktı: “Bu yasağı kim çiğnerse çiğnesin, ölümle cezalandırılmalıdır." Son olarak, Gymnasium’lardan sorumlu olanların, hiçbir yetişkin erkeğin delikanlılarla birlikte hafif atletizm yapmamasına dikkat etmeleri gerekir; bü kurala riayet etmeyen Gymnasiatkh [Gymnasıum yöneticisi], özgür doğmuş bir erkek çocuğu cinsel ilişkiyle baştan çıkartmış gibi cezalandırılmalıydı.

Elbette Aiskhines, büyük bir olasılıkla Atinalı çağdaşları tarafından bu katı haliyle pek paylaşılmayan bir görüşü savunuyor; yine de, -Platon’un somut bir biçimde betimlediği gibi- Kharmides gibi güzel bir delikanlının odaya girmesiyle birlikte hem yetişkin hem de genç erkek ağızlarının suyunun aktığı pedofil bir beden kültü atmosferindeki gençlik çıplaklığı sorunsalını çok iyi aydınlatıyor:


"Ve bizde, erkeklerde bu durum pek şaşırtıcı değildi; ama oğlanlarla da içlerinden hiçbirinin, en küçüğünün bile, başka yöne bakmadığını, hepsinin ona bir puta bakar gibi baktığını fark ettim. Ve Khairephon bana seslendi ve dedi ki: 

- bu delikanlıyı nasıl buluyorsun, Sokrates? Yüzü güzel, değil mi? 

- Fazlasıyla, diye yanıtladım.

 Yine de, dedi Khairephon, hele bir soyunsun, yüzünü fark etmeyeceksin bile, bedeni o kadar güzel ki.

Kaynaklar Yunan erkeklerinin atletik çıplaklığının hiç de öyle ‘cinselliksiz’ olmadığını, tersine “büyük ölçüde cinsel cazibe kaynağı” olduğunu gösteriyor gibiyse de; Yunanlılar’ın çıplak sporlarıyla -barbar halkların tersine- dürtülerini, cinsel uyarılmaları görülemeyecek ölçüde denetleyebildiklerini göstermek de istemiş olmaları, akla yakın değil midir?

Bundan bağımsız olarak, tam da Elias’ın öne sürdüğü şeyin tersinin doğruymuş gibi göründüğünü saptamak gerekiyor. Günümüzdeki erkekler saunasına giden birinin, sünnet derisini bağlamakla gülünç duruma düşeceği bir yana -günümüzde genellikle çıplaklıktan utandığı için daha çok utanç duyulmaktadır-; elbette Dorlar da bugün her sahilde görülen şeyi, yani çırılçıplak erkeklerle kadınların bir arada spor yaptıklarını ya da oynayıp koklaştıklarını görseler, neye uğradıklarını şaşırırlardı.

*
Hans Peter Duerr
Çıplaklık ve Utanç