Eylül



Baudelaire, Nerval, Rimbaud, Lautreamont, Poe, Sade, Sartre... ve bütün bu şeytan takımadasının yıldızları etrafında dönen ve bana çok benzeyen bir başka gezegen: Enis Batur.

Henüz sokulduğum Georg Trakl'dan birkaç şiir (Gece'ye Şarkı'sı), Cortazar'ın erotik öyküsü Teninin En Derinleri Senin.  İlk "göz ağrılarım"dan Francis Bacon; Giocometti ve onun hep bir sokakta benzeriyle karşılaşmayı umduğum yoksul ve aylak köpeği; Rimbaud'la aynı rafa, yan yana koyduğum Gauguin; Genç yaşta ölerek gönül çalan bir başka ressam Christian Schoeler; ve uzak iklimlerin kokusunu içime çektiğim fotoğraflar, başka odalar, başka ülkeler, başka düşler...

okumak (yeniden okumak), yazmak (yazmamak) (mektup yazmak) ekseninde Enis Batur'un kimi denemeleri

CİNNETİ ORGANİZE ETMEK

...Rimbaud gibi varını-yoğunu terkedip Afrika’ya gitmeler, Baudelaire gibi uyarıcılar dünyasında uçmayı kabul etmeler, Mallarme gibi ”mutlak"ın peşine takılıp bu dünyayla ilişkilerini asgariye indirgemeler tipi şeyler olabilir. Ama, ben bir yandan da farkındaydım ki, biz 20. yüzyılın ikinci yarısında doğmuş insanlarız ve nesnel zemin olarak üstünde durduğumuz zeminle onların üstünde durduğu zemin arasında pek paralellik kalmamış. Oldukça erken bir saatte, 73’te Paris’te, hayli debelenmeyle geçen bir altı ayın arkasından şunu farkettim:  Ben cinnetimi organize etmek durumundayım. Eğer cinnetimi organize edemezsem, cinnetim beni boğar. Eğer onu organize edebilirsem, cinnetimi estetik fanusumda gerçekleştirebilir, başka bir düzleme taşıyabilirim. Total yapıt dediğin şey de zaten başka türlü üretilemez. Bunun önşartları vardır: İşte, gündelik hayatla ilişkini çok ciddi bir biçimde gözden geçirmelisin; kendini, ana ekseninden sapmayacak bir biçimde yaşamaya sevketmelisin. Bu çok önemli bir faktör, ana eksen dediğim kavram; çünkü, bazen sağ, bazen sol kolundan başka yerlere çekilebilirsin. Örneğin, politikaya ya da para kazanmaya...

Bohemliğe çekilebilirsin. Bunlara gitmemen lazım. Gitmen demek, eksenini kaybetmen demek. Zaten parçalanmış bir dünyayla ilişki içindesin ve üstelik, bunu totalliğinde kucaklamak gibi, neredeyse insan-üstü sayılabilecek bir projen var. Böyle bir yaklaşım, böyle bir duruş çok ciddi bir program ve denetim gerektiriyor. Tabii ki, hayatı kontrol edebildiğin ölçüde; ama, bunu birinci maddeye yazarak Önplana almak gerekir. Sanıyorum, o günden bugüne geçen yirmi yıl içinde, arada açılmış birkaç aylık kayıp parantezleri dışında, bu denetimi elimde tutabildim.

 Çıplak gözle işin orijin noktasına dönülüp bakıldığında insan, belli bir noktada hayatın ne anlama geldiğini, kendi hayatının ne anlama gelebileceğini düşünüyor. Bizim yetiştiğimiz dönem itibariyle önümüze çıkan panorama, 20 yaşlarındayken iyimser olunabilecek bir panorama değildi. Arkamızda enikonu gelişmiş bir Varoluşçuluk felsefesi; hatta, onun ötesine geçmiş düşünce uçları vardı. Giderek, hayatın anlamına ait karamsar bir tablodan yola koyulmamız durumu vardı. Hayatın bir anlamı aslında yok; giderek benim hayatımın da bir anlamı yok. Bu durumda yapılacak birtek şey vardır. Bu hayatı terketmek. Ben bunun hâlâ doğru olduğuna da inanıyorum ayrıca. Yalnız bu, her babayiğitin yapabileceği birşey değildir. Herkes bir Seneca olamıyor ne yazık ki. Bunu yapamadığımız zaman da, bir kaçış içinde olduğumuzu ve olacağımızı kabul etmemiz gerekir: Açıkyüreklilikle bakıp, "ben ölümle yüzleşemiyorum, hayatı terkedemiyorum, o zaman kaçacağım!". Hiç değilse, kaçacağın yer güzel bir yer olsun, o anlamsızlık bütünlüğü içinde bir anlamlılığı olsun!


      Sanatçıların ezelden beri bu yolda buldukları sağlam bir tutamak var. Faust tipolojisinde dile gelen bir ölümsüzlük arzusu. Aslında biyolojik varlık olarak, herkes öleceğini biliyor. Ama, elinden çıkan şeylerin kendisinden sonra varlığını devam ettireceği, kendisine ikinci bir hayat hakkı tanıyacağı gibi bir tutamak yakalıyor sanatçı. Bugün oturup Vivaldi’yi dinliyorsam, Vivaldi yaşamaya devam ediyor. Ben bunu yapabilir miyim? Birşeyler yazarak, öldükten sonra hayatımın devamını sağlayabilir miyim? Bu bir 'challenge'dır. Bu "challenge"ı bilmek, o kaçışı daha anlamlı kılabilir. Sanıyorum, özetle Enis Batur’un yapmak istediği şey de , pekçok başka yazarın, sanatçının yapmak istediği gibi: Kendisinden sonra, kendi sınırlı hayatının sınırlarını zorlayacak bir ikinci hayata yazdıklarıyla hak kazanmak. Hak kazanabilmesinin de kendi içinde kuralları olduğunu düşünüyor Enis Batur ve total bir dünyaya, beğenmediği, anlamsız bulduğu bir hayata karşılık olarak sunacağı daha anlamlı bir hayat inşa etmesi gerek yaptıklarıyla, önermesi gerekir hiç değilse. Bu, total bir arayışla olabilir ancak. O total arayışın paramparça bir düzenle de olsa, kotarılması için masanın başına oturuyorum. 

 İnsan hakikaten kendisini dinlemeye başlarsa, cinnetin örgütlenmesinden vazgeçmek durumunda kalabilir.


*
Batur'un Ömer Madra ile söyleşisinden,
(1991)

ÖZGÜRLÜK


Yaşam başka yerde, diye yazmıştı öğrenciler Sorbonne'un
duvarına.

Çünkü gerçek yaşam başka yerde. Öğrenciler kaldırım taşlarını söküyorlar, arabaları deviriyorlar, barikatlar kuruyorlar. Dünyaya zorla girişleri güzel ve gürültülü; alevlerle aydınlatılıyor ve gözyaşartıcı bombaların patlamalarıyla selâmlanıyor. Paris komününün barikatlarını düşleyen ve Charleville'den oraya gitmeyi asla başaramayan Rimbaud'nun kaderi ne kadar da acıklıydı. Ama 1968'de, binlerce Rimbaud'nun, ardında dikildikleri ve dünyanın eski efendileriyle her tür uzlaşmayı reddettikleri kendi barikatları vardı. İnsanın özgürleşmesi ya tam olacak ya da olmayacaktır.

Ve Rimbaud soluk almaksızın koşuyordu, Stuttgart'a, Milano'ya, Marsilya'ya, Aden'e, sonra Harrar'a ve dönüşte tekrar Marsilya'ya. Ama artık tek bacağı kalmıştı ve tek bacakla koşmak güçtür.

Rimbaud'nun tabutunun üzerindeki taş yerine kondu bile, ama anlatılanlara bakılırsa annesi Charleville'deki aile mezarlığını açtırmış. Şu siyah giysili soğuk kadını görüyor musunuz? Karanlık ve rutubetli deliği inceliyor ve tabutun yerine konduğuna ve kapadığına kanaat getiriyor. Evet, her şey yerli yerinde. Arthur dinleniyor ve kaçmayacak. Arthur artık hiç kaçmayacak. Her şey yerli yerinde.




Annesi babası olmamak özgürlüğün ilk koşuludur. Ama dikkat edin, ana babasını kaybetmek değil sözkonusu olan. Gerard de Nerval'ın annesi, o daha kundaktayken öldü, buna karşılık o, tüm yaşamı boyunca annesinin güzel gözlerinin hipnotize edici bakışları altında yaşadı.

Özgürlük ana babaların reddedildiği ya da gömüldüğü yerde değil,  olmadıkları yerde başlar:

İnsanın, kimden olduğunu bilmeden dünyaya geldiği yerde.

İnsanın ormana atılmış bir yumurtadan dünyaya geldiği
yerde.

İnsanın, gökyüzü tarafından yere tükürüldüğü ve hiçbir
minnet duygusu olmaksızın ayağını yere bastığı yerde.


*
Yaşam Başka Yerde'den

Van Gogh & Gauguin & Rimbaud

Cassou'nın Kırk Sekiz'inde şu tümceyi okudum:

 "Flora Tristan'ın egzotik kanı ve serüvenci yazgısı , sanat ve anarşinin o soylu kahramanında, torunu Paul Gauguin'de yeniden doğacaktı."

Tatsız biçimde sarsıldım. Gauguin , Van Gogh ve Rimbaud karşısında açık bir aşağılık duygusuna kapılırım, çünkü onlar yitip gidebildiler. Gauguin kendi kendini sürdüğü o uzak yerde , Van Gogh deliliğinde yitmiş. Rimbaud ise, hepsinden daha yitik, çünkü yazmaktan bile vazgeçebilmiş.

*
J.P. Sartre

YAZINSAL YAŞANTILAR

"Yitirilmiş saatler diyor içinden, daldığı uçurumdan koparılmış, 
pek kötü değerlendirilmiş, çok değerli saatler." 


   Yazınsal yaşantılar vardır. Romantik olanlar. Durgun olsun ya da olmasın, organik olarak yapıtla bağdaşan ve o zaman da kendisininkine benzen bir sanatla biçimlenerek, ilke ve amaç bakımından anlatılması tutku veren yaşantılar vardır. Byron'un, Chateaubriand'ın yaşamı. Yalnızca günün birinde anımsayıp anlatmaktan zevk aldığı için yaşıyormuş gibi görünen, o en cesur yazarların yaşamı -en önemsiz davranışların söylencelere katıldığı. Ayrıca tekdüze yaşantılar vardır. Gizli saklı olanlar. Bilerek tatsızlaştırılan, sıradan duruma getirilen, kitaplardakine hiç uymayan ya da onun dümen suyuna bırakılmayan, tersine onlar karşısında pes eden yaşantılar. Flaubert'in, Croisset'deki yaşantısı; yaşlı annesiyle olanaksız aşkları, sara nöbetleri, çığlıkları arasında geçen yaşamı. Stendhal'in; gerçek melankolinin ve edebiyatın her şeyden önce sıkıntıya ve başarısızlığa karşı bir ilaç olduğu, zorunlu sürgünle geçen yaşamı. Beuve Amca'nın, çok hüzünlü, çok iç karartıcı; kedileriyle, eski kağıtlarıyla büyüsünü yitirmiş özlemleriyle geçen yaşamı. Son olarak da kendi yaşamı; büyük bir özenle, kuşkusuz yine benzer nedenlerle yok edilmiş yaşamı.

Jean Veber (1868-1928), ‘L'Ennui’, “Les Fleurs du Mal” by Charles Baudelaire, 1896

Bu yaşamlar başarısızlığa uğramamış. Mahvolmamış. Kent soyluların yaşamları gibi bela dolu da değil. Feda edilmiş, kurban edilmiş özgürlükler yok. Bu gönül yoksunluğunda, onlara gösteriş ve Özgürlük verebilecek her şeyden arınmış olan bu tükenişte, bir sanatçının sanatına verebileceği en dokunaklı saygı var. Bütün kozlar henüz oynanmadı der gibi. İnsan, her kezinde bütün olayları aşamaz. Yaşamın yıkıntıları üzerinde; ünün, servetin, tutkunun onayladığı yas üzerinde inşa edilmiştir, başarılı soneler cildinden oluşan bu anıt. Kararmış yaşamlar. Hayır. Karartılmış. Ortalıkta görünmeme ve büyük özveriler sayesinde, yiğitçe diye adlandırılabilen yaşamlar. Sanki yapıt kaygısı anlamını yitirmiş ve ışığı, parlamasın diye gündüz ışıklarını yutmuş onların. Bu yaşamları anlatabilir pekala. Bomboştur onlar. Alışkanlık yüzünden hâlâ onlara yamanmak istenen söylentilere yakışmaz onlar. 

Edebiyat mı? 

"Bir yaşamı, el çabukluğuyla yoketmenin en iyi yöntemidir" diyordu Flaubert.



*
Charles Baudelaire'in Son Günleri romanından, 
Bernard Henry Levy

tenin senin

 tenin,

senin,

 derin, 

  derin.




Teninin En Derinleri Senin


     Her sevgili düşünce kendi madlenlerini içinde saklar, benimki de -bilmeni isterim, her neredeysen- beni senin bir başak gibi en olgunlaştığın geceye, teninin en derinliklerinin çakan şavkına sürükler. Ne içe çekilen bir nefes sigara, ne boğazı alan duman, yalnızca piponun parmaklarda bıraktığı o belli belirsiz, tanımlanması güç koku; gelişigüzel bir an gelir, amaçsız bir devinim; keyif veren kırbacıyla yükselir belleği şaha kaldırmak için, çarşafların aklığı üstünde sırtının koyu gölgesi.

     Yüzünü Nubyalı genç bir firavun maskesine çeviren biraz da çocuksu ağırbaşlılıkla bakma bana yokluğun içinden. Sanırım birbirimize hep yalnızca içkinin, boş geceyarısı sokaklarının hafifmeşrep şenlikleri ile zevklerini verebileceğimiz aramızda bir sır değildi. Bende senden tüm bunlardan daha fazlası kaldı, ama belleğime çırılçıplak ve altüst dönüyorsun, gezegenimiz tam olarak bu yataktı; hep yolculuklarımızdan, sevilesi ve karşı çıkılan onca yola koyuluşumuzdan, ellerinde çiçek sepetleriyle elçilerden, saklanmış okçulardan usul aksak doğmakta olan saltanat coğrafyaları bu yataktı; iliğimizi tüketen gecelerde, yandaşlarımızın ya da düşmanlarımızın tam ayrımsayamadığımız mırıltıları arasında her bir kuyu, her bir akarsu, tepe, düzlükle zemin kazandık. Ah kendi kendinin yolcusu, unutuşun çarkı! Ve derken dalgın bir tavırla elimle yüzümü sıvazlıyorum öylesine, bir kez daha seni bana taşıyor parmaklarımdaki tütün kokusu, beni söküp götürmeye geliyor, işte o tanıdık şimdiki zamanımdan, o geçici buluşmamızın tükenmek bilmez yollarını birlikte yürüdüğümüz ortak döşeğimizin perdesine vuran panter gölgeni gösteriyor.

         
     Seninle öğrenmiştim ben koşut dilleri: titreşen teoremlerle ellerimi ve ağzımı dolduran geometrisini senin bedeninin, o bedenin apayrı konuşmasını, hep kafamı karıştıran o kendine özgü dilini senin. Tütün kokusuyla birlikte, tıpkı her şeyi içine katarak bir anafor gibi tek bir ana dönüştüren bir anı dönüp geliyor aklıma; dediklerini anımsıyorum: "Canımı acıtıyorsun, yapma"; hiçbir şey anlamamıştım, bizi akla kara birbirine katışmış bir yumağa dönüştüren okşayışların karmaşasında, birbirimize yaslandığımızda, kasların, kolların yumuşacık baskısına benliğimizi bırakarak yaptığımız o usul dansta, yavaşça, yumuşacık birbirimize dolanarak ve yeni bir yumak oluşturmak üzere yeniden çözülerek, bir tepede bir altta, bir at binicisi bir tay, bir okçu bir marala dönüşerek, yüzyüze bakan başı, kanadı kuş kendi at söylence yaratıkları gibi ya da sıçrayışlarının ortasında donakalmış yunuslar gibi oynaştığımızda senin canını acıtacak bir şeyin olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. O zaman ağzındaki acı sözcüğünün utancın ve gizliliğin öteki adı olduğunu öğrendim, benim az önce giderdiğin susuzluğumun yenilenmesiyle, böyle gözlerini kaçırarak, yalvararak uzaklaştırman beni, ağzımı saçlarının kapkara yuvasına kapılmaktan korumak için çeneni boynuna çekerek yakınman bu anlama geliyordu ancak.

    "Canımı yakıyorsun, yapma", demiştin. Sereserpe uzandığın yerden bana gözlerinle, göğüslerinle dönmüş, usul taç yapraklarıyla bir çiçeği çizen dudaklarınla bakıyordun. Kollarını kavuşturmam, en tatlı tepeciklerinden ellerimi geçirirken en son isteğimi mırıldanmam gerekmişti, böylece azar azar kendini bırakıp yan dönerek, düşmüş bir meleğin kanadı olan incecik kürek kemiğinle sırtının ipek yolunu bana açtığını duyumsamışım. Canını yakıyordum; bu acıdan, beni şimdi senin duyduğun utanca, ikimizi yine bir başka sarsılan tepkimeye yüceltecek uyumumuzun, o sonuncu dalgadan önceki uyumumuzun öncesindeki utancına döndürecek olan koku doğacaktı. Biliyorum gözlerimi kapadım, tenindeki tuzu yaladım dilimle seni kendime çevirerek aşağıya, böbreklerini duyumsayana değin bir testinin daralan boynundaki ellerin bir törensi sunudaki dizemiyle kaydım. Bir an dudaklarımdan zevkini esirgeyen o gizli, dar yolda kendimi yitirdim. Öte yandan, utancın bana, coğrafyanın ta ötelerinden, yüksekteki yaylalarından, ta uzaklardan direncinin son kalesinin düştüğünü fısıldıyordu.


    Parmaklarıma sinmiş sarı tütün kokusundan bu karanlık buluşmanın sarsılışı ve sabuklamaları yükselmekte bir kez daha. Biliyorum, ağzımla senin titreyen ağzını aramıştım, hâla korkunu kuşatan o benzersiz dudağı, en derine giden yolculuğuma açtığın alev alev yanan gülkurusu bronz karışımı kuşağı. Üstelik her zaman olduğu gibi, şimdi bu belli belirsiz tütün kolcusunun bana taşıdıklarını o kendinden geçme anında duyumsamamışım bile. Ama o misk kokusu, o tarçından gölge, zorunlu ve anlık unutkanlıktan açılan gizli geçitten yol aldı; ateşin en yoğun ve en amansız çarklarını devinime geçiren şeyi bilinçten saklayan etin adlandırılamaz bir oyunu bu unutkanlık. Ne bir tattın, ne bir koku o zaman, en saklı ülken kendini bir imge ya da dokunuşla ortaya koyuyordu, ve ancak bugün böylesi tütün lekesi olmuş parmaklar beni, geçidin anahtarlarını ele geçirmek için usulca senin üstüne uzandığım, saçların yastığa saçılmış, ağzın yastığa kapanmış, derin bir uysallıkla, bir kabullenme yakarışıyla hıçkırdığın, acının ve utancının son direncini dokuduğu o tatlı uzamı zorladığım ana taşımakta. Sonradan anlamıştın ve acı duymadığını ayrımsamıştın, bana türlü çevrenlerden teninin en derinlerinin kentini bırakmıştın; nice görkemli kuşatmalardan, karşılıklı anlaşma görüşmelerinden ve ateşli çatışmalardan sonra. Bugün parmaklarımı sarartan bu belli belirsiz tütün vanilya karışımı koku, senin ilk ve son acının ve utancının gecesine uyandırıyor beni. Gözlerimi kapatıyorum, geçmişteki senin en gizli etinin kokusunu çekiyorum içime, ve kitap okuduğum, sigara içtiğim ve hâlâ yaşamakta olduğuma inandığım şimdiye açmak istemiyorum gözlerimi.

*
Öykü: Julio Cortazar
Fotoğraflar: James Herbert

Gergedan



     Gergedan'ın kendi hayatımda ayrı bir yeri var. Türkiye’nin yakın dönem kültür hayatında da canalıcı bir yeri olabilirdi. Çıktığı süre yeterli değildi: 17 ay yerine 60 ay çıksaydı, misyonunu koyabilirdi. Olmadı.

    Etkileri mi? Hayır, önemli bir etkisi olmadı. 1960'lı yıllarda doğmuş genç insanların sınırlı bir bölümünü etkiledi belki. Hedefim o insanlardı zaten, ama süre kesinkes yetersizdi.

  Gergedan aslında bir konjonktür dergisidir, sözgelimi Yazı gibi bütünüyle piyasa-dışı kaygılarla yayımlanmış değildir. Pek çok kişiyi yanılttı bu: Bir "Enis Batur dergisinin dışında bir "hal"i olması yadırgattı insanları. Oysa, benim çıkış noktam açıktı, "Gergedan Gözüyle” de, hem de ilk sayıda altını çizmiştim: Yorgun, dinamizmden uzak, kısır döngüde bir kültür ortamına dergiyi havai fişek göndermek. Öyle sanıyorum ki derginin bu noktada işlevini yerine getirdiğine kimse karşı çıkamaz. Aslında, Gergedan, televizyonun yapamadığını yaptı çıktığı sırada: Dört bir yana video-clip hızıyla pencereler açtı. Şimdi bu benim seçimim midir, yoksa bir gereksinmeyi karşılama çabası mı, buna yanıt aramak çok gerekli görünmüyor bana. Yanlışlarıma gelince: En önemlisi derginin tasarımının özgün olmayışını kabul etmiş olmamdır...

E.B. 









*




Maldoror'un Şarkıları / Gaston Bachelard




   Lautreamont takma adı altında tamamen saklı kalan İsidore Ducasse’ın özel yaşamına ait hiçbir şey bilmiyoruz. Karakteriyle ilgili hiçbir bilgimiz yok. Onunla ilgili olarak elimizde bir kitap ve bir önsöz var yalnızca. Ruhunda neler olup bittiğini ise yalnızca yapıtı aracılığıyla değerlendirebiliyoruz. Böylesine yetersiz öğeler üzerine temellenmiş bir yaşamöyküsü ise açıklayıcı olamaz. Biz de, Lautreamont’la ilgili, değişik baskıların önsözlerinden, yapıtına ayrılmış çeşitli yazılardan toplayabildiğimiz bilgileri ilerdeki bir başlık altında ele aldık. Ama burada giriştiğimiz psikolojik açıklama için bu uzak ve dolaylı bilgilere dayanmadık. Bu yaşamöyküsel öğelere gönderme yapabildiğimiz kısıtlı durumlarda bunu belirteceğiz.

   İşte bizim iki amacımız: Maldoror Şarkıları'nda ilk olarak zamansal bağıntının çarpıcı belirginliğini, şaşırtıcı birimini belirlemek istiyoruz. Söz eyleme geçmek istiyor, diyor Maxime Alexandre. Lautreamont’da söz vakit kaybetmeden eyleme geçiyor. Bazı şairler mekanı yiyip bitiriyor ya da özümlüyor; diyebiliriz ki onların sindirecek bir evrenleri var. Lautreamont ise en büyük zaman yiyicilerden biri. Onun gözü doymaz şiddetinin gizi burada, bunu ilerde göstereceğiz.

   İkinci olarak, özellikle etkili olan bir kompleks'i ortaya çıkarmak istiyoruz. Ve işe bu ikinci vurgulamadan başlamak gerekiyor; çünkü yapıta, bütünü içinde birliğini ve canlılığını, ayrıntılardaysa hızını ve başdönmesini kazandıran, kesinlikle bu kompleksin gelişimidir.

   Öyleyse bize göre Lautreamont’un yapıtına bu enerjiyi veren kompleks nedir? Bu hayvan yaşamının kompleksidir. Saldırı enerjisidir, öyle ki, Lautreamont’un yapıtı bize, gerçek bir saldırı fenomenolojisi gibi görünüyor. Saf şiir'ten söz ettiğimiz biçimde bu da saf bir saldırı' dır.

   Oysa saldırı zamanı oldukça özel bir zamandır. Her zaman doğru ve düzenlenmiştir; hiçbir dalgalanma onu bükemez, hiçbir engel onu yıldıramaz. Basit bir zamandır. İlk dürtüde her zaman homojendir. Saldırı zamanı, üstünde şiddetini doğrulamak istediği tekil düzlemde saldıran varlık tarafından üretilir. Saldırgan varlık kendisine zaman verilmesini beklemez; alır, yaratır. Maldoror Şarkıları'nda hiçbir şey edilgen değildir, hiçbir şey verilmiş, beklenmiş, izlenmiş değildir. Üstelik Maldoror acı’nın üstündedir: Acı çektirir, çekmez. Hiçbir acı, düşmanca davranışların kopukluğuna harcanmış bir yaşamda uzun sürmez. Zaten saldırgan dürtülerin çeşitliliğini ve sayısını hissetmek için içimizde varolan hayvansılığın bilincine varmamız yeter. Ducasse’ın yapıtında hayvan yaşamı gereksiz bir eğretileme değildir. Önümüze tutku simgeleri değil ama gerçekten saldırı aletleri çıkarır. Bu bakımdan, La Fontaine’in fabllarının Maldoror Şarkıları ile ortak hiçbir yanı yoktur. Fabllar ve Şarkılar öylesine terstirler ki yaptığımız vurgulamanın gerekçesini birkaç satırda anlatabilmek için farklılıklarına gönderme yapabiliriz.

   La Fontaine’in fabllarında hayvan fizyonomisinin bir tek özelliği dahi doğru değildir, hayvan psikolojisinin hiçbir belirtisi, yapay bile olsa, hayvanlaştırmanın hiçbir niteliği yer almaz; her şey çocukça gözlemlenmiş hayvan biçimleriyle alay eden zavallı bir maskaralıktan, hayvan koleksiyonundan ve boyanmış ve tıraşlanmış bir ağıldan başka bir şey değildir. Bu hayvan bahanesinin altında kesinlikle ince bir insan psikolojisi bulabiliriz; ama fabl yazarının bu yetenekli psikolog tavrı, yalnızca hayvanlaştırılmış masallaştırmanın tekdüzeliğini belirlemekten başka bir işe yaramıyor. Tersine Lautreamont’da biçimleri içinde değil, doğrudan giriştiği hareketlerde, söylemek gerekirse saldırılarında yakalanır hayvan, öyleyse eylem vakit kaybetmiyor. Ducasse’ın varlığı sindirmez, ısırır; onun için beslenme ısırmadan başka bir şey değildir, kendini savunmaz ve hiç doymaz. Katıksız ve gerekli düşmanlığı içinde yayılır. Toplumsallaşmış insan psikolojisi bundan acı çeker, şiddetli ve kabaca biçimsizleştirilmiş olarak belirir, ama tutkularımızın hayvansı geçmişinin şiddeti, korkulu gözlerimizin önünde yeniden doğar, özet olarak, La Fontaine hayvan fablı altında bir insan psikolojisi, Lautreamont ise hala insanların yüreğinde güçlü olarak bulunan şiddetli dürtüleri yaşayarak insanlık dışı bir fabl yazmıştır.

       Hem de ne hız! Lautreamont’un yanında Nietzsche ne kadar yavaş ve sakindir, kartalı ve yılanıyla ne kadar aileden biri gibidir! Birinde dans adımları, ötekinde kaplan sıçrayışları!

       Bu yoğun hayvanlaştırmanın doğru olarak kanıtlamasını yapmak çok kolay: En basit sayım bunu kesin çizgilerle ortaya çıkarır. Bir kez bilinince, bu hayvanlaştırmanın daha açık vurgulanmadığına bile şaşarız.

       Çalışmamın kaynağı olarak Edmond Jaloux’nun önsözünü yazdığı Jose Corti baskısını aldım. Maldoror Şarkıları 247 sayfa işgal ediyor bu kitapta. Ben bu 247 sayfada adı geçen hayvanların dökümünü yaptım. Tamı tamına 185 tane buldum. Bu 185 hayvandan çoğu birçok sayfada ve bir sayfada birden çok kez yardıma çağrılmış. Her sayfadaki tekrarları göz önüne almazsak hayvan yaşamına 435 gönderme buluruz. Doğruyu söylemek gerekirse bu göndermelerden bazıları karga gibi kara, kurt gibi sessiz, anadan doğma gibi deyimlerle verilmiştir. Daha önce kullanılmış bu hayvansılıklar yüzünden göndermelerden aşağı yukarı on tanesini çıkarıp atmak gerekir. Böylece elimizde 400 hayvansı davranış kalıyor.


 Rene Magritte / Maldoror'un Şarkıları için desen.


Bazı sayfalar inanılmaz bir hayvansı yoğunluk taşıyor. Bu yoğunluk ise zaten belirli sayıda imgeye değil de belirli sayıda dürtüye uygun düşüyor. İstekli, etkin ve dürtüsel bu karakter Victor Hugo’nun yapıtında paketlerle gelen hayvan yığınlarından oldukça değişik. Deniz İşçilerinin şairinde hayvan koleksiyonu kıpırtısız ve donuk duruyor; önceden görülmüş olarak. Tuhaf ve şairane biçimler dünyanın nesnel zenginliğinin belirtisi. Lautreamont’da -ilerde göstereceğiz- hayvanlaştırılmış yaşam, öznel dürtülerin oynaklığının ve zenginliğinin belirtisidir. Dönüşümleri belirleyen ve varlıkları biçimsizleştiren yaşama isteğinin aşırılığıdır.

   Hayvanlarla karşılaştırılınca bitkiler ancak onuncu sırada belirirler. Ducasse’ın yapıtında yalnızca dekor rolü oynarlar. Çoğu zaman çiçekler hayvanlaştırılmıştır, “canlı kamelyalar” “bir insanı cehennem mağarasına doğru” sürüklerler (3. Şarkı). Eğer çiçekler gerçekten “bitkisel” kalırlarsa, çocuksudurlar demektir: “Lale ve dağlalesi cıvıldaşıyor” (3. Şarkı). Koku, Lautreamont’un kokularla uğraşmayacağı kadar edilgen bir niteliktir. Bu bakış açısından çiçekler kötü bir şekilde bir araya gelmişlerdir “Menekşelerin, nanelerin ve sardunyaların” taç yaprakları koku almaya yarayan bir iğrençliktir (3. Şarkı). Bağlantılı olarak, sakin ve inançlı yaşamın simgesi olan hiçbir bitkisellik Lautreamont’un yapıtında duyralı değildir. Bir palmiye gibi bükülen bitkisel ve süren zaman, ona sertliğini sunmamıştır. Bitkisellikten yoksunluk, yaşamın hayvan hızı ve şiddeti tarafından ufalanmasını kesinleştiriyor. Eğer Lautreamont’un dinamik duyumculuğunu, Jean Wahl tarafından çok iyi belirlenen J.-Cowper Powys’in dinlenmiş duyumculuğuyla karşılaştırırsak Lautreamont’un bitkisel huzura duyduğu nefret daha da belirginleşir.
   
Yaşamın çeşitli biçimlerine yapılan göndermelerin sayısı kesinlikle ondaki hayvan yaşamının üstünlüğünü kanıtlamıyor ve belki de böylesine kolaycı bir dökümle alay edilecektir; ama bu, bize, daha yakından inceleyeceğimiz benzersiz hayvanlaştırma yoğunluğunu öncelikle tanımlayabilmek için yeterli geldi.
   
   Şimdi, Lautreamont’un şiirinin, uyarma ve kaslara ilişkin dürtülerin, özellikle de renklerin ve biçimlerin görsel şiiri olduğunu düzenlememiz gerekiyor.
   
Hayvan biçimleri oldukça kötü resmedilmiş. Gerçekte, onların kopyaları yapılmamış; onlar gerçekten üretilmişlerdir. Etkinliklerinden çıkarım yapılmıştır. Bir eylem kendi biçimini aynı iyi bir işçinin aletini yaratması gibi yaratır. İsidore Ducasse’ın yaşamında canlı varlıkların binlerce oyunuyla eğlendiği dalgın bir dönem düşünürsek yanılmış oluruz. Okul arkadaşlarından birinin bize söylediği, güllerin yaprakları arasındaki ziyba böceği üzerine uzun düşüncelere dalması, doğal tarih için ilgisi gerçekte Lautreamontizmin baltasını belirtmiyor. Arkasından saf bir isteğin geldiği düzeltilemez, yırtıcı davranışında, hayvanlık içeriden kavranmıştır. Zaten, isteklerin sonsuz özgürlüğünü anlatacak saf bir şiddet şiiri yaratabileceğimiz andan itibaren, Lautreamont’u bir öncü gibi okumalıyız.

   Bu saf şiddet insana özgü değildir; insana özgü biçimler almak onu akıllandıracak, geciktirecek, yavaşlatacaktır. Şiddetin temeline bir düşünce, bir hınç, bir nefret koymak onun kesin ve ani esrikliğini kaybetmesine neden olacaktır.

   O halde, Maldoror Şarkıları’na derin tınlamayı, müzikal kesinliği, Edmond Jaloux’nun dediği “mükemmele varan sanatsal ve yazınsal yaratım”ı kazandıran söz, ana değerini yitirecektir.

  Hayvansı davranışın kesinliğinde birdenbire gerçekleşen bu şiddet, olduğu gibi, bize göre, etkin ve şiddetli şiirin gizidir. Şiddet sıcaklık değil, zamandır. Hiçbir şiddet, hiçbir zaman Maldoror Şarkıları’nınki kadar apansız olmamıştı. Jean Cassou, Comte de Lautreamont’un anlatımıyla Marquis de Sade’ın anlatımı arasındaki akrabalığı açıklıkla ortaya koydu. Ama Marquis de Sade’da şiddet insani boyutlar içeridedir, nesnesine oldukça düşkündür. Ya da Sade’da, Pierre Klossowski’nin dediği gibi, Ducasse’ın oynaklığını kabul etmeyecek “nesne önünde bir geç kalmışlık” vardır. Casanova bile, Kurtadamın Mektubunda, insani sınırı aşmayı beceremez. Onun için, belli belirsiz hayvanlaştırılmış olan “düşünen dölyatağı” yalnızca ortak ve tekdüze bir cinsel sapıklığı ifade eder. Bütün şiddetleri insansaldır; kendilerini dönüşüm geçirememiş eğretilemeler gibi ifade eder.
   
Lautreamont’daysa davranışlar insansal sınırları aşmak ve yeni ruhsal tutumlar ele geçirmek için yeterince tutarlı ve şiddetlidir.               

LAUTREAMONT & SADE



   Lautreamont’un sözcük dağarcığından örnekler: Adlar: Yılan, akrep, sırtlan, akbaba, kurbağa, pençe, tırnak, vantuz, kadavra, anus, penis, damar, kan, salya, vb. Fiiller: Yırtmak, parçalamak, emmek, kemirmek, saplamak, paralamak, kusmak,vb.


   Bütün varlığın uçsuz bucaksız bir anus olmasını istiyor Lautreamont; penisiyle bu anusu yırtacağını ve böylece, yapışkan spermasının ırmaklarının akacağı bir okyanus bulacağını söylüyor. Fransızca bilenlerin bilmeyenlere çevirdiği ya da açıkladığı zaman görüleceği gibi, Türkçesi çeşitli açılardan sakıncalı olduğundan özgün metni veriyorum: “Oh! si au lieu aetre un enfer, l’univers n’avait ete qu*un celeste anus immense, regardez le geste qııe je fais du cote de mon bas-ventre: om, j* aurais enfonce ma verge, a travers son sphnycter sang-lant, fracassant, par mes mouvement impetueux, les propres parois de son bassin! ... et les fleuves de mon sperme visqeux auraient trouve de la sorte un ocean ou se precipiter!” (Oeuvres, 288).*

*" Ah! Bir cehennem olacağına, uçsuz bucaksız bir göksel dübür olsaydı evren, bakın neler yapardım göbeğimin altıyla! Evet, kanlı büzüğüne gömerdim, azgın devinimlerimle çatırdatarak çeperlerini kalçalarının. O zaman, devingen kumlu kumulların hepsini üfürmezdi kör gözlerime acı; uyuyan gerçeğin yattığı yer altı bölgelerini keşfederdim, ve böylece yapışkan er suyu ırmaklarım atlayacak bir okyanus bulurlardı  kendilerine... 




    Lautreamont’un yapıtı, okuru, doğrudan Marquis de Sade’a gönderir (ardından, Petronius, Laclos, Wild, Gide, Celine gelebilir akla. Poe'ya hayranlık duyduğunu da biliyoruz). Sade kadar geniş bir ilgi alanı olmasa da, onun on dokuzuncu yüzyıldaki bir izdüşümü gibi Lautreamont. Bu iki yazarın kitaplarını okura sunuşlarındaki şu benzerlik hemen göze çarpıyor: Lautreamont, okuru uyarıyor; okuyacağı sayfalarda yazılı olanlar kadar gözüpek ve yırtıcı olmasını; bu iç karartıcı ve zehirli satırlar arasında yolunu kaybetmemesini diliyor; sağlam bir mantıkla ve uyanıklıkla yaklaşmazsa, kitabın öldürücü buharlarının ruhunun derinliklerine işleyeceğini söylüyor (Oeuvres, 34). Sade’ın sunuşu da şöyle: “Şimdi okur dostum, dünya yaratıldıktan bu yana anlatılmış en ahlaksızlık dolu öyküyü; ne eski yazarların ne de biz yenilerin yazdıkları arasında benzeri bulunmayan bir kitabı okumak için yüreğini de kafanı da hazırla." (The 120 Days of Sodom).

 Ama daha derinlere inen ve içeriğe ilişkin benzerlikler de var. Her ikisinde de, topluma, değerlere (din, ahlak, vb. ), varoluşa yöneltilen şiddetli ve yırtıcı eleştiri, kısıtlanmamış ve çarpıtılmamış isteğe dayandırılıyor. Engel tanımayan ve bilinmeyeni irdeleyen istek, her şeyin kökeni ve temeli.

       İstek (özellikle cinsel istek) ve doyum, gerçek insansal deneyimin ve yaşananın alanı; uzlaşımlara dayanan gündelik, yüzeysel, kısıtlı ve kalp yaşamdan, derinlerde yatan, engellenmemiş ve has yaşama; “herkes öyle yapıyor"un dünyasından, tekliğe, bireyselliğe, benzersizliğe; parçalanmış. yırtılmış susturulmuş "ben'den, gizil bir güç olarak duran ve yetilerinin hepsi nesnesini bulan, somutlaşan bütünsel insana ve özgürlüğe götüren yol. Ama böyle bir yol. başkalarını araç olarak kullanmaktan, suç işlemekten, zora baş vurmaktan da geçecektir ve bundan ötürü, ilk bakışta. Sade ve Lautreamont'un dünyasında. açık ve seçik olmayan yanlarla, çift-anlamlılıkla. çelişkiyle karşılaşılır.

      Alquie sorunu şöyle koyuyor: Bir ahlakçı olarak Sade'ı anlamak çok güç. Kahramanlarından söz ederken, ‘'rezil" ve ‘İt’' sözcüklerini kullanıyor, ama kimi zaman yermek, kimi zaman da övmek için yapıyor bunu. Cinsel zevkten başka Tanrı tanımıyor, ama suç işlemeyi de her zaman onun yanına katıyor. Bütün bunlara rağmen insandaki istek yetisinin. Sade'la birlikte, büyük bir saydamlık ve özgüllükle kendi bilincine ulaştığını kabul etmek gerekir. Sade'ın yeni bir ahlak düzeninden mi yoksa kayıt tanımaz içgüdülerden mi yana olduğunu kestirmek olanaksız. Ama insandaki içgüdülerin, zıvanadan çıkarak doyuma ulaşabileceklerini ileri sürdüğü kesin. Burada ilgi çeken yan, Sade'ın kendi yolundan, Kant'ın, isteğe dayanan bir ahlak ve bir içgüdüler düzeni olamayacağını ileri süren görüşüne varması. Şu da ilginç; Fransız Devrimi’nde Terreur dönemi sırasında, Rousseau'nun yolundan gidenler ve insan doğasının iyi olduğuna inananlar, erdem adına kelleler uçururken Sade, idam cezasına karsı çıkıyor. Alquie, şu sonuca varıyor; Sade'ın gayri insani mesajında, her çeşit babacan insanseverlik söyleminde-kinden daha derin bir insanlık vardır. Lautreamont için de şunları söylüyor: Yapıtının taşıdığı anlamı, kurallara ve formüllere dökmek olanaksızdır. Bu yapıtta, doğanın özündeki şiddet ve zora başvurma, insan isteklerinin sonsuzluğu, bilinçler arasındaki savaş ve tutkunun çözüme hiçbir zaman kavuşmayan dramı dile gelir. İsteyen ve tutku duyan bütünsel insan, dayanılmaz bir gerilim içindedir ve paralanmıştır.

    Maurice Blanchot da şöyle diyor: Sade'ın felsefesi, sadisti bir çıkmaza kapatan normal insan ile bu çıkmazın bir meyve vermesini sağlayan sadist arasında bir karşılaştırma yapılırsa, daha doğru bilgilere sahip olan, durumu konusunda daha mantıklı davranan ve bu durumu daha derinden kavrayan kişinin, İkincisi olduğunu dolaylı olarak anlatıyor. Anlama koşulların değişikliğe uğramasına yardım ederek normal insanın kendini daha iyi bilip tanıması konusunda yararlı olabilecek kimse de yine bunlardan ikincisidir (The 120 days).

      Alquie, Sade'ın sınırsız tutkular, istekler. duyumlar üzerinde bir ahlak ve yaşama düzeni kurulamayacağını dolaylı bir biçimde gösterdiğini söylüyor. Yasasını akıldan alan ve kesin buyruğa dayanan bir biçimsel ahlak (yani tutku, duygu, istek ve duyguya dayanmayan bir ahlak) kuran Kant'la Sade'ın, "Ahlak nasıl temellendirilebilir?" değil de "Ahlak neyin üzerinde temellendirilemez" konusunda benzer görüşleri olduğunu ileri sürüyor. Alquie, Sade konusunda sorunu, salt kuramsal ve etik düzeyde ele alıyor. Blanchot ise, Sade'ın felsefesinin benimsenip uygulanamayacağını ve bu felsefe üzerinde bir yaşama düzeni ve ahlak kurulamayacağını söyleyen Alquie’ye katılıyor. Ama yorumunda Sade’ın yapıtının, çözüm getirici, kural koyucu, yol gösterici yanının olmamasına rağmen, insan bilincini değişikliğe uğratan, yeni olanaklar ve açılımlar getiren bir yanı olduğu üzerinde duruyor. Yani, bu yapıtın anlamının, çözüm getirmede değil, insallaştırıcı praksiste aranması gerektiğini vurguluyor...

Selahattin Hilav

Vitium / Matt Lambert


Most the platforms like Facebook or Instagram are so censored these days. Tumblr has become a porn dump and an empty fashion moodboard.

People are so willing to share these days, but not really share honestly nor show real intimacy and sexuality. There are of course some amazing people on Instagram pushing boundaries, but there's so much empty and non-committal content.

Matt Lambert







FRANCİS BACON

   İrlanda'da doğdum, annem ve babam, her ikisi de İngiliz oldukları halde. Babam yarış atları terbiyecisiydi ve hemen hemen bütün terbiyecilerin toplandığı bir bölge olan Lurragh yakınlarında oturuyorduk. Dublin’de doğdum, bir huzur evinde, yaşadığımız yer aslında küçük bir kasabada Canny Lourt adlı bir evdi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar orada kaldık. Sonra babam savaş bürosuna gitti ve biz de Londra’da, West-bourne Terrace’da oturmaya başladık. Yaşım henüz beş bile değildi. Hatırlıyorum, karartma olduğu zaman, zeplinler Londra’nın ışıkları zannetsinler ve bombaları Park’a atsınlar diye, Park’a su tankerleriyle fosforlu bir şey fışkırtırlardı; bu hiçbir işe yaramazdı tabii. Böylece savaş sırasında bir süre orada kaldım. Sonra bir ara Ingiltere ve İrlanda arasında mekik dokuduk. Savaştan hemen sonra babam Leix ilçesinde Abbeyleix’de Farmleigh adlı bir ev aldı, anneannemden-annemin annesinden. Çok egzantrik bir kadındı; devamlı ev değiştirirdi. Babamla ilişkileri tuhaftı: Babam ondan hiç hoşlanmazdı, ama sürekli ev değiş tokuşu yaparlardı. Farmleigh, arka odaları yuvarlak olan çok güzel bir evdi: Tabii bu tür şeyleri bilmek imkânsız; ama belki de triptiklerde çoğunlukla yuvarlak fon kullanmış olmamın nedenlerinden biri de budur. Her neyse, sonra da bir evden diğerine taşınıp durduk. Nedense annemle babam bulundukları yerden bir türlü tatmin olamazlardı. Yeniden İngiltere’ye, Gloucesters-hire ve Herefordshire sınırlarında Hinton Hail adlı bir yere döndüler. Bu da fazla sürmedi; tekrar İrlanda’ya, Naaş yakınlarında Straffan Lodge adında bir yere gittiler. Kısa bir süre için Cheltenham’da küçük bir özel okul olan Dean Close’a devam ettim. Hiç sevmemiştim orayı. Devamlı kaçıyordum, bu yüzden beni okuldan aldılar. Orada sadece bir yıl okudum, yani son derece sınırlı bir eğitimim oldu.


 Richard Avedon & Francis Bacon


Sonra 16 yaşına gelince, annem bana bir haftalık bağladı. Kendine ait biraz parası vardı; Firth çeliklerinden geliyordu. Haftada 3 veriyordu, bu da o günlerde hayatta kalmak için yeterli bir paraydı, Londra’ya geldim, oradan da Berlin'e gittim Gençken insanlar daha sevimli olduklarından yardım edenler çok oluyor. Ben de, beni kaldırıp gotüren- ya da her ne ad vermek ısterseniz- biriyle Adlon Oteli’ne gittim. Sabahları her bir köşesinde kuğu boynu olan nefis bir tekerlekli masayla garsonun kahvaltı getirişini hatırlarım hep. Ve sonra İrlanda’dan kalkıp gelen biri için Berlin’in gece hayatı da çok ilginçti. Ama Berlin’de fazla kalmadım. Kısa bir süre için Paris’e geçtim. Oradayken Rosenberg’de Pıcasso’nun bir sergisini gördüm ve o anda, ben de resim yapmayı denesem diye düşündüm.
   
Annem ve babamla ilişkim hiçbir zaman iyi olmadı. Hiç geçinemedik. Ressam olmayı isteme fikrim onları dehşete düşürmüştü. Bir ressam olarak hiçbir zaman hayatını kazanamazsın, dediler. Hiç bir şansım olmadığına inandıkları için tamamen karşıydılar.

 Mutlu bir çocukluk yaşadığımı söyleyemem. İki erkek, iki de kız kardeşim vardı. Erkek kardeşlerimden biri Rodezya’ya gitti ve polis oldu. Zambezi taştığında onu da görevlendirmişler, hastalandı. Tetanos olmuştu ve öldü. Küçük erkek kardeşim de erken öldü. Babamın duygusallaştığını bir tek bu olayda gördüm; küçük kardeşimi gerçekten çok çok severdi. Ama benim, babamla hiçbir sahici ilişkim olmadı. Beni sevmezdi, ressam olma fikrimden de hiç hoşlanmadı. Ailede böyle bir gelenek olmadığı için, ressam olmak istememi, oğullarının bir egzantrikliği olarak gördüler. Ve gerçekten de düzenli bir biçimde resim yapmaya başlamam için yıllar gerekti. Bir yığın tuhaf iş yaptım. Hızlı-yazı denilen bir tür steno öğrenmeye çalıştım, tabii o arada ben kendi stenomu icat ettim. Birtakım bürolarda garip işler yaptım. Bir süre Poland Caddesi’nde bir toptancı dükkânında, sadece telefona cevap vermekten ibaret olan bir işte çalıştım. 6 ya da 8 ay hizmetçilik yaptım. Mechlenburgh Square’de bir evde aşçı ve hizmetçi olarak çalıştım. Sabah 7'de orada olup, patronun kahvaltısını hazırlamam gerekiyordu. Çok fazla ev işi yaptığımı söyleyemem. Yatağı yapıyordum ve erken ayrılıyordum. Sonra akşam 7'de tekrar gidip akşam yemeğini hazırlamam gerekiyordu. Nerede olduğunu hatırlamıyorum şimdi, bir yerde dava vekilliği yapıyordu. Hiç unutmuyorum, işten ayrıldığımda, “Neden gittiğini anlamıyorum, çünkü hiçbir şey yapmıyor” demiş birine. Çok iyi bir aşçıydım, çünkü annem mükemmel yemek pişirirdi ve iyi yemek yapmayı ondan öğrenmiştim. Bunlar işlerimden bazılarıydı. Savaş başladığında beni orduya almadılar, çünkü astımım vardı; ailede olan bir şey. Ben hep astımlı oldum. Sanırım bana emekli aylığı bağlamamak için beni orduya almadılar. ARP’nin ihtiyat servisine almışlardı, ama astımım o kadar kötüydü ki ordan da çıkardılar. Artık kendi başımaydım. Ve ancak o zaman, 1943-1944’te resim yapmaya başladım. O zamana kadar hiçbir şey gerçekten oluşmamıştı.

Sinekler kadarız Tanrıların gözünde / Başıboş çocuklar gibi keyif için öldürürler bizi.

   


David Sylvester — Kendinizin de ölümlü olduğunu hangi yaşta fark ettiniz?

   Francis Bacon.- On yedi yaşında. Çok iyi hatırlıyorum, çok net. Kaldırımın üstündeki köpek pisliğine bakıp birden şöyle düşünmüştüm, işte bu kadar, hepsi bu, hayat böyle bir şey. Ve çok tuhaf ama aylarca acı çektim. Şu noktaya varıp kabullenene dek: Şimdi buradasın, bir saniyelik bir varoluş, duvarda ezilen sinekler gibi...
   
D.S.— Gloucester’ın dizelerini sık sık tekrarlarsınız, 'Sinekler kadarız Tanrıların gözünde / Başıboş çocuklar gibi keyif için öldürürler bizi.’ Hayata bakışınızı yansıtan bir ifade sanırım.



   F.B.-- Hayatı anlamsız buluyorum. Varoluş süresi içinde bir anlam yakıştırmaya çalışıyoruz. Aslında hiçbir şey ifade etmeyen birtakım tutumlar yaratıyoruz hayatı anlamlı kılmak için.

   D.S.— Ne tür bir anlam?

   F.B.-- Bir günden diğerine var olma biçimi.

   D.S.— Bir amaç mı?

   F.B.-- Boş bir amaç.


  D.S.— Hayat sonuçta anlamsız olduğu halde, insan inandığı bir şeyi yapmak için yine de enerji buluyor kendinde.

  F.B.— Tamamen böyle. Bir hiç uğruna inandığı ama inandığı. Bu çelişkili bir şey biliyorum ama yine de böyle. Doğduk, öleceğiz ve iki aradaki bu amaçsız dürtülerimizle bir anlam veriyoruz.



   D.S - Sizin tabii her tür dinsel inanca karşı çok kesin tepkileriniz var -Hıristiyanlığa olduğu kadar Modern Mistisizme de - bu konuda ne düşünüyorsunuz bilemem ama benim için şu sıralarda insanların çoğunluğunun yaşattığı gibi bir tür sığ Hedonizm sadece iyi vakit geçirme kaygısı, hayatı müthiş sıkıcı kılan bir tavır.

   F.B — Sîze tamamen katılıyorum. Sanırım dinsel inançlarına bağlı kişiler. Tanrı korkusu taşıyanlar, sadece Hedonistik ve amaçsız bir hayat yaşayanlardan çok daha ilginç insanlardır. Diğer yandan, dinsel inançlarıyla yaşadıkları sonsuz sahtelik yüzünden onlara hayranlık duymakla birlikte küçümsemekten de kendimi alamıyorum. Ama eninde sonunda bir insanı ilginç kılan şey kendini bir şeye adamasıdır. Din varken hiç olmazsa dine inanıyorlardı. Bu da bir şeydi. Ama kesinlikle inandığım şu, eğer tümüyle inançsız ama kendini hiçliğe adamış birini bulabilirseniz, işte bu en ilginç kişidir. 

*
(Fotoğraflar: Pete Beard , 1972)

CHAOS (Bacon's Studio)


I can only paint here in my studio. I've had plenty of others, but I've been here for nearly thirty years now and it suits me very well. I cannot work in places that are too tidy. It's much easier for me to paint in a place like this which is a mess. I don't know why but it helps me.

 And in any case I just love living in chaos. If I did have to leave and I went into a new room, in a week's time the thing would be in chaos. I don't want the plates and things to be filthy, but I like a chaotic atmosphere.


I am optimistic about nothing


Bacon, beyin olarak karamsar fakat sinirsel olarak iyimser olduğunu, hayattan başkasına inanmayan bir iyimserlik içinde olduğunu söyler. Bacon kendisi için beyinsel olarak kötümser, der; dehşetten, dünyanın uyandırdığı dehşetten başka resmedecek bir şey görmemektedir. "Temel yaratılışınız tümüyle ümitsiz de olsa sinir sisteminiz iyimser bir kumaştan yapılmıştır."

 (Deleuze / Duyumsamanın Mantığı)


"Asla başaramamış olsam da daima gülümsemeyi resmetmek istedim."


Francis Bacon / David Sylvester

Gergedan Dergisi, 1988 sayı 17

D.S. Birden fazla figürü olan çok az sayıda resim yaptınız. Daha güç bulduğunuz için mi tek bir figürde yoğunlaşıyorsunuz?

   F.B.-Sanıyorum birden fazla figür söz konusu olduğu anda, figürler arası ilişkilerin hikâye yanı ağır basıyor. Ve bu da derhal bir anlatma olayını getiriyor. Hikâyesi olmayan çok figürlü resimler yapmayı istemişimdir hep.

   D S. - Neden hikâye anlatmaktan kaçınıyorsunuz?

   F.B - Hikâye anlatmaktan kaçınmıyorum. Ama Valery'nin söylediği şeyi yapmayı çok çok isterim- bir duyguyu anlatımının sıkıcılığına düşmeden aktarmak- Ve hikâye işin içine girdiği anda sıkıcılık başlıyor.

   D.S. - Bu mutlaka böyle mi olur yoksa siz mi bunu henüz yenemediniz?

   F.B. - Bundan kaçınamadım sanırım. Bugün kim bunun üstesinden gelebilmiştir. bilmiyorum.

   D.S. - Günümüzde ressam olmanın eskisine göre daha mı güç olduğunu düşünüyorsunuz?

   F.B. - Sanırım daha güç. çünkü eskiden ressamların çift rolü vardı. Gerçeği kaydettiklerini düşünüyorlardı, ama yaptıkları kaydetme işleminin çok ötesindeydi. Şimdi teyp, fotoğraf makinesi ya da film gibi birtakım mekanik kaydetme metotlarıyla, resimde daha temel, daha esaslı bir yere varmak zorundasınız. Çünkü yüzeysel kaldığına inandığım halde başka araçlarla daha iyi kayıtlar yapılabilir.- Filmden söz etmiyorum. kesilip pek çok değişik biçimde monte edilebilir, dolaysız kayıttan ve fotoğraftan söz ediyorum. Sanırım bunlar, ressamların geçmişte yapmak zorunda olduklarına inandıktan işin illüstratif yönünü üstlenmişlerdir. Ve sanıyorum soyut ressamlar bunu fark edip şöyle düşündüler Neden bütün ıllüstratif öğeleri ve bütün kaydetme kaygılarını atıp, sadece renk ve biçimin etkisiyle uğraşmayalım? Bu çok mantıklı. Ama yürümedi, çünkü hayatta tutkuyla bağlı olduğunuz bir şeyi aktarma çabası, sadece keyfinizin istediği gibi biçimleri ve renkleri bir araya getirme isteğinden çok daha fazla gerilim ve heyecan yaratmaktadır. Sanırım bugün çok garip bir durumdayız, çünkü hiç gelenek olmayınca, iki aşırı uç söz konusu oluyor. Polis raporuna çok yakın olan bir dolaysız kayıt ve sonra bir de sadece büyük sanat yapma çabası. Bu ikisinin arasında bir yerde denebilecek sanat da gerçekleri günümüzde yok.

   Büyük sanat yapma çabası derken, bugün herhangi bir kimse bunu yapabilecek demek istemiyorum. Ama garip durumu yaratan da bu zaten. Çunku bütün bu mükemmel kayıt yollarıyla, öteki aşırı uca gitmekten başka ne yapabilirsiniz? Gerçeğin yalnızca gerçek olarak aktarılmadığı, pek çok düzleme yayıldığı bir uca; imgenin gerçeğinden daha derine götüren duygu alanlarını deşeceğiniz, onun ham, canlı yakalanabilmesi için, ve orada, o şekilde kalması ve neredeyse fosilleşmesi için kuracağınız yapı...
   
D.S. - Durumu bu biçimde koyduğunu: zaman, ne denli tecrit edilmiş bir çalışma içinde olduğunuz anlaşılıyor. Tecrit olmanın kışkırtıcı bir yanı olduğu muhakkak, ama aynı zamanda bir tatminsizlik de yaratmıyor mu? Aynı yönde çalışan birkaç ressamın arasında olmak istemez miydiniz?

   F.B. - Sanırım bir arada çalışan ve alışveriş içinde olan birkaç ressamdan biri olmak daha heyecan verici... konuşacak birinin olması müthiş hoş olurdu. Bugün konuşacak tek bir kimse yok. Belki ben şanssızım ve bu insanları tanımıyorum. Tanıdıklarım da benimkinden çok farklı yaklaşımlara sahipler. Ama ressamların birbirlerine yardım edebileceklerine inanıyorum. Durumu birbirleri için daha açık, daha net bir hale getirebilirler. Arkadaşlığı her zaman, insanların birbirlerini deşip gerçekten darmadağın edebileceği ve belki bu yolla bir şeyler öğrenebileceği bir beraberlik olarak düşünmüşümdür.


   D.S. - Hiç olumsuz eleştiri aldınız mı? 

   F.B. - Sanırım olumsuz eleştiri, özellikle diğer ressamlardan gelirse, kesinlikle en yapıcı eleştiridir, İncelediğinizde yanlış olduğu kanısına varsanız bile, hiç olmazsa üstüne düşünüp, inceliyorsunuz. İnsanlar sizi övdükleri zaman, evet övülmek hoş bir şey ama size gerçekten hiç yardımcı olmuyor.

   D.S. - Bir arkadaşınızın işine olumsuz eleştiri getirebilir misiniz?

   F.B - Ne yazık kı pek çoğuna hayır, eğer onlarla arkadaşlığımı sürdürmek istiyorsam.
   
D.S.  Peki onları kişilikleriyle ilgili eleştirip hâli arkadaşlığınızı sürdürebilir misiniz?

   F.B.  Bu daha kolay, çünkü insanlar kişilikleriyle işlerinden daha az övünüyorlar. Sanırım kişiliklerine dönüşsüz bir biçimde mahkûm olmadıklarını düşünüyorlar. isterlerse uğraşıp kendilerini değiştirebilecekleri kanısındalar, ama başarısız olan bir işle ilgili hiçbir şey yapılamayacağına inanıyorlar. Gerçekten konuşabileceğim başka bir ressam olsun istemişimdir hep- inandığım, nitelikleri ve duyarlığı olan, yaptıklarını deşebilen ve yargısına güvendiğim biri-sanatın başka bir dalına geçersek, mesela, Eliot, Pound ve Yeats'in bir arada çalışmalarına çok gıpta ediyordum. Ve gerçekten Pound The Waste Land üzerinde bir sezaryen ameliyatı yapmıştır; Yeats'in üzerinde de çok güçlü bir etkisi vardı-her ikisi de Pound'dan çok daha iyi şair oldukları halde. Sanırım, 'bunu yap, bunu yapma, böyle yap. böyle yapma' diyebilecek ve sebeplerini de gösterebilecek birinin olması harika olurdu, çok yardımcı olurdu.

   D.S. - Bu tür bir yardımdan gerçekten yararlanabilir miydiniz?

   F.B. Hem de çok. Bana ne yapmam gerektiğini, neyi yanlış yaptığımı söyleyen insanlara çok ihtiyacım var.

   D.S. - Resim uğraşınızın yarısının kolayca yapabileceğiniz şeyleri engellemek olduğunu söylediniz. Bu kolayca yapabileceğiniz ama engellemek istediğiniz şey nedir?
  
 F.B - Oturup büyük bir kolaylıkla size harfi harfine benzeyen bir portrenizi yapabilirim. İşte engel olmak istediğim bu ‘aynı' olanı yapma, bu bire bir benzerlik... Çünkü hiçbir ilginç yanı yok bence.

   D.S. - Sanırım fırça kullanmak da, boyayı tuvale fırlatıp atmak ya da bezle sürmek kadar bu açıdan engelleyici olabiliyor.

   F.B. - Evet, kesinlikle. Yağlıboya çok akıcı olduğu için çalıştığınız süre içinde imge hiç durmadan değişir. Bîr fırça vuruşu diğerini güçlendirir ya da bozar. Biliyor musunuz, genelde insanlar yağlıboyanın ne denli gizemli bir araç olduğunu anlamıyorlar. Çünkü fırçayı bilinçli ya da hatta bilinçsizce, o yöne değil de bu yöne oynatmak imgenin anlamını tümüyle değiştirebilir. Ama bu olayı ancak oluşma aşamasında görürseniz anlayabilirsiniz. Yani» fırçanın bir ucu başka bir renkle doludur ve rastgele bastırdığınızda diğer lekelere bir yankı oluşturur, böylece imge gitgide gelişir. Bütün olay aslında, rastlantı ve eleştiri arasındaki sürekli çatışmadır. Çünkü rastlantı dediğiniz şey imgenin gerçeğine, akılcı bir lekeden daha doğru, daha yerinde bir leke oluşturabilir, ama bunu seçebilecek olan tek şey sizin eleştiri duyunuzdur. öyle ki eleştiri yeteneğiniz, bu yarı -bilinçli hatta genellikle tümüyle bilinçsiz olarak sürüp giden yaratıcılık olayıyla birlikte yürür.


   D.S. - Tabii rastlantıya güvenmek aslında bütün yaşam biçimimizi kapsıyor. Mesela parayla ilişkinizde çok açık bu. Sizi ilk tanıdığımda resimden pek fazla para kazanmıyordunuz, ama o zaman bile bir tablo sattığınızda etrafta olan herkese havyar ve şampanya ısmarlardınız. Bundan hiç kaçınmazdınız. Temkinden uzaktınız hep.

   F.B. - Evet. Bu benim açgözlülüğümden aslında. Hayata karşı açgözlüyüm ve ressam olarak hırslıyım. Bu kendini şansa bırakmak denebilecek şeyi de kısmen açgözlülüğüm biçimlendirmiştir-yemek için, içmek için, hoşlandığım insanlarla birlikte olmak için, olan biten şeylerin heyecanı için açgözlülük. Aynı şey kişinin işi için de geçerli oluyor. Bununla birlikte, karşıdan karşıya geçerken her iki tarafa da bakarım çünkü hayata karşı açgözlü olmam bunu bazı insanlar gibi "ölürsem de ölürüm" biçiminde oynamamamı sağlıyor. Hayat çok kısa, hareket edebildiğim, görebildiğim, hissedebildiğim sürece yaşamın sürmesini istiyorum.




   D.S. - Rulete duyduğunuz ilgi Rus ruleti için de geçerli değil yani.

   F.B. - Hayır. Çünkü yapmak istediklerimi yapabilmek, eğer mümkün olursa, yaşamak anlamına geliyor. Halbuki geçen gün biri de Stael’den söz ediyordu. Rus ruleti onun için bir tutkuymuş ve geceleri sık sık ters yolda muazzam bir hızla araba sürermiş, kazadan kurtulup kurtulamayacağını denemek için. Nasıl öldüğünü biliyorum. Umutsuzluktan intihar etti. Ama benim için Rus ruleti fikri çok anlamsız. Hem ben o tür bir cesarete sahip değilim. Fiziksel tehlikenin gerçekten çok coşku verici olduğundan eminim. Ama sanırım bunun peşinden koşmak için fazla korkağım. Ve sonra yaşamak istediğime, daha iyi işler yapmak istediğime göre, kendini beğenmişlik diyebilirsiniz buna, yaşamak, var olmak zorundayım.

   D.S. - Pek fazla paranızın olmadığı ve malum biçimde harcadığınız dönemlerde zaman zaman yoksulluk çektiğiniz oldu mu yoksa son anda hep bir yolunu bulur muydunuz?
   
F.B. - Genellikle hep son anda bir çaresini bulabilecek şekilde ayarlardım kendimi. Sanırım, sürekli yolunu bulabilme yeteneğine sahip insanlardanım ben de. Bu bir hırsızlık ya da ona benzer bir şey olsa bile, çünkü hırsızlığa karşı hiç bir ahlaki meselem yok. Galiba bu müthiş egsantrik bir tavır. Yakalanıp hapse atılmak çok baş belası bir şey tabii. Ama hırsızlığı hiç de kötü görmüyorum. Şimdi para kazandığıma göre, kalkıp da hırsızlık yapmak aptalca bir lüks olur. Ama param yokken, sanırım ele geçirebildiğim her şeyi alırdım.

   D.S. - İnsanın dürtüleriyle hareket etmesinin, bunun sonuçlarını kabullenmesinin ve güvenceye aldırmamasının, sizin için sadece bir davranış biçimi olmadığını düşünüyorum; topluma bakışınızı belirleyen bir önyargı bu aynı zamanda. Yani konuşmalarımızdan çıkardığıma göre refah devleti kavramı birtakım sosyal güvencelerin garantilenmesi sizin için hayatın bir tür saptırılması anlamına geliyor.

   F.B. - Sanırım beşikten mezara kadar devletin korunması altında olmak hayata korkunç bir sıkıcılık getirirdi. Belki de yoksulluk ahlakı denen şeye sahip olmamamdan ötürü böyle düşünüyorum. Ama doğduğunuz günden ölümünüze kadar size bakılması fikrinden daha can sıkıcı bir şey olamaz bence. Fakat insanlar bunu bekliyorlar ve haklar olduğunu düşünüyorlar. Eğer insanlar hayata böyle bakıyorlarsa-buna inanıyorum ama ispatlayamam- bu yaratıcılık içgüdüsünü azaltan bir şey oluyor. Nedenini anlamak güç. Ama inanıyorum ki, insanın hiç güvencesi olmamalı ve güvence peşinde koşmamalı.

   D.S. - Daha önce de söylediğim gibi, insanların güvence aramalarının, hayâtın ve imkânlarının bir tür saptırılması olarak görüyorsunuz...

   F.B. - Hayat ve varoluş hakkındaki umutsuzluğun tam tersi bu. Varoluş bir bakıma o kadar banal ki, unutuluşa gömülene dek koruma altında olmaktansa, büyük yaşamak için çaba harcayıp bir şeyler yapmak daha iyidir.

   D.S. - Bilindiği gibi temelde politikanın konusu bireysel özgürlük ve sosyal adalet arasındaki çelişkidir. Ve siz de bireysel özgürlüğü sosyal adaletten çok daha önemli görüyorsunuz. Sosyal adaletsizlik görünce rahatsız olmuyor musunuz?

   F.B.- Hayatın dokusu olduğunu düşünüyorum. Hayatın tümünün yapay olduğunu söyleyeceğinizi biliyorum. Ama sosyal adalet bunu iyiden iyiye anlamsız bir biçimde yapaylaştırıyor.

   D.S. - Sosyal adaletsizlik sonucunda bazı insanların çeşitli sebeplerden ötürü acı çekmelerinden de rahatsız olmuyor musunuz?

   F.B.. - Hayır. Beni rahatsız etmiyor derken; bunların farkındayım ama sanırım belirli ölçüde refah seviyesi olan bir ülkede yaşadığım için, sürekli yoksulluk çekmiş bir ülkeden söz etmek güç oluyor. Ve şiddetli yoksulluk yaşayan ülkelerdeki insanları en azından umutsuzluk ve açlıktan kurtaracak bir düzeye getirmek için yardım etmek de oldukça mümkün. Ama insanların acı çekmelerinden rahatsız olmuyorum, çünkü büyük sanat yapıtları insanlar arasındaki farklılıktan ve acı çekmelerinden doğmuştur, sosyal eşitlikten değil.

    D.S. - Yani demek istiyorsunuz ki bir toplumu yargılarken önemli olan şey çoğunluğun mutluluğu değil, toplumdaki büyük sanat yapma potansiyelidir.

    F.B. - Bir toplum mutlu olmuş, olmamış kim hatırlar, kimin umurunda? Yüzyıllar sonra hatırlanacak olan tek şey bir toplumdan neler kaldığıdır. Belki günün birinde öyle mükemmel bir toplum ortaya çıkar ki eşitliğinin mükemmelliğiyle anılır. Ama bu daha gerçekleşmedi ve bugüne kadar bir toplum ancak yarattıklarıyla hatırlanabilmektedir.
    
D.S. - İllüstrasyonla illüstrasyon olmayan form arasındaki farkı tanımlayabilir misiniz?
    
F.B. - Sanırım fark şöyle, illüstratif form size bilgi yoluyla hemen formun neye ait olduğunu söyleyecektir. Buna karşılık illüstratif olmayan form ilk önce duyuları etkileyecek ve sonra yavaş yavaş gerçeğe sızacaktır. Şimdi bunun neden böyle olduğunu bilmiyoruz. Gerçeğin kendisinin belirsiz olmasıyla bir ilgisi olabilir, görüntünün belirsizliğiyle... Bu yüzden formun bu biçimde kayda geçmesi,kaydın belirsizliğinden dolayı gerçeğe daha yakın düşecektir.

    D.S. - Yüksek enstanteneli bir fotoğraf makinesiyle çekilmiş bir fotoğrafta son derece heyecan verici ve belirsiz, beklenmedik bir görüntü elde ettiğinizi düşünün -çünkü imge hem o nesnenin kendisi, hem de değildir, ya da bu tür bir şeklin nesnenin kendisi olması şaşırtıcıdır- şimdi sizce bu bir illüstrasyon mudur?

    F.B. - Sanırım öyledir. Sanınm saptırılmış bir illüstrasyondur. Bence fotoğraf makinesiyle elde edilen dolaysız kayıttan fark, ressam olarak sizin, bir anlamda, yaşayan gerçeği canlı olarak yakalayabilmeniz için bir tuzak kurmak zorunda oluşunuzdur. Tuzağı ne kadar iyi kurabilirsiniz ? Ne zaman ve hangi anda ses gelir? Başka bir şey daha var, dokuyla ilgili. Sanıyorum bir resmin dokusu fotoğrafınkinden daha dolaysızdır, çünkü fotağrafın dokusu sinir sistemine illüstratif bir süreçten geçerek ulaşır, buna karşılık resmin dokusu sinir sistemini birdenbire ve dolaysız olarak etkiler. Tamamen şunun gibi, mesela... O büyük Mısır şeylerinin köpükten yapıldığını düşünün, Sfenks'i kolayca kaldırıp rahatlıkla taşıyabilseydiniz yüzyıllar boyunca duyularımız üstünde yaptığı etki aynı mı olurdu?

    D.S. - Bu örneği, büyük bir yapıtın, imgeyle meydana geldiği maddenin bileşimine nasıl gizemli bir biçimde bağımlı olduğunu göstermek için veriyorsunuz.

    F.B. - Sanırım bu kalıcılıkla ilgili bir şey. Birkaç saat sonra yok olacak bir maddeden yapılmış harika bir imge olabilir, ama sanırım imgenin gücü kısmen de olsa kalıcılık olasılığıyla yaratılır. ve elbette; imgeler, kalıcı oldukları ölçüde duyulanla yüklü olurlar.

    D.S.— Anlaşılması güç olan şey tuvalin üstündeki fırça izlerinin ve boyanın hareketinin nasıl bu kadar dolaysız bir biçimde bizimle ilişki kurduğu.
    
F.B.— Şimdi Aix-en-Provence'daki büyük Rembrandt otoportresini düşünecek olursak, incelediğimizde gözlerde hemen hemen hiç oyuk olmadığını görürüz, yani bütünüyle anti-illüstralif olduğunu. Sanırım gerçeğin gizi rasyonel olmayan lekelerden meydana gelen imgelerle verilir. Ve bir lekenin rasyonel olup olmaması iradi bir şey değildir. Bu sebeple bu işin içinde daima rastlantının payı olmalıdır, çünkü ne yaptığınızı bildiğiniz anda, yine bir çeşit illüstrasyon yapmaktasınızdır. Ama bu Rembrandt otoportresinde olduğu gibi bazen, bir büyük imgeyi meydana getiren, betimleme dışı, birtakım lekelerin pıhtılaşmasıdır. Elbette bunun sadece bir kısmı rastlantıdır. Bütün bunun arkasında, bir rasyonel olmayan lekeyi diğerini yeğleyen Rembrandt’ın o derin duyarlığı yatmaktadır. Ve soyut dışavurumculuğun tümü Rcmbrandt'ın lekelerinde gerçekleşmiştir. Ama bunlar Rembrandt'da, gerçeği kaydetme çabasıyla yapıldığı için çok daha heyecan verici ve derindir. Soyut resimden hoşlanmayışımın ya da ilgimi çekmemesinin bir nedeni de resmin bir ikilik olduğunu düşünmem ve soyut resmi tümüyle estetik bulmamdır. Daima tek bir düzlemde kalır. Sadece şekillerinin ve lekelerinin güzelliğiyle ilgilidir. Biliyoruz ki pek çok kişi, özellikle ressamlar disiplinsiz geniş coşku alanlarına sahiptirler, ve sanırım soyut ressamlar yaptıkları bu lekelerde bu tür coşkuları yakaladıklarına inanırlar. Ama bence bu biçimde yakalandıklarında hiçbir şey iletemeyecek denli zayıftır bu duygular. İnanıyorum ki büyük sanat özünde düzenlidir. Bu düzenin içinde yer alan büyük ölçüde içgüdüsel ve rastlantısal şeyler olsa bile, bunlar, düzenlemek ve gerçeği sinir sistemimize çok daha çarpıcı bir biçimde iletmek arzusuyla ortaya çıkarlar. Neden bunca büyük sanatçıdan sonra hâlâ bir şeyler yapmaya çalışıyorlar insanlar? Çünkü nesilden nesile büyük sanatçılar aracılığıyla içgüdüler değişmektedir. İçgüdüler değiştikçe de bu işi nasıl yeniden daha şiddetli, daha net. daha kesin bir biçimde gerçekleştirebilirim duygusu yenilenmektedir.Yani ben. sanatın bir kaydetme işi olduğuna inanıyorum. Aktarmak olduğuna. Ve soyut sanatla aktarma sorunu olmadığı için, ressamın estetik kaygılarından ve birkaç duyusundan başka bir şey görmüyorum. İçinde hiçbir gerilim unsuru barındırmıyor.
    
D.S.- Duyguları iletebileceğine inanmıyorsunuz.

    F.B.- Son derece sulu-sepken, lirik duyguları iletebileceğini düşünüyorum, çünkü herhangi bir biçim de bu kadarını yapabilir. Ama gerçek anlamda büyük bir duyguyu iletebileceğine inanmıyorum.
    
D.S.-- Bununla daha belirli, daha yönlendirilmiş duygulardan söz ediyorsunuz.

    F.B.- Evet.

    D.S.— Gerilimden yoksun olduğunu söylediniz. Peki ama izleyicinin sanatla ilgili bazı tür beklentilerine ters düşmekle soyut resim gerilim yaratmıyor mu sizce?

    F.B.-- İzleyicinin soyut resimle daha bile kolay iletişim kurduğunu söylemek mümkün sanırım. Evet ama herhangi bir kişi disiplinsiz duygu diye adlandırabileceğimiz şeyle daha kolay iletişim kurabilir. Çünkü ölümcül bir aşk hikâyesini ya da hastalığı izleyiciden daha çok kim sever? Bunların içine girebilir, rol aldığını düşünür ve bir şeyler yaptığı duygusunu yaşar. Ama tabii bütün bunların sanatla hiçbir ilgisi yoktur. Şimdi sözünü ettiğiniz izleyicinin oyuna katılmasıdır, ki bu da belki soyut sanatta daha olası, çünkü sunulan şeyler savaşmak zorunda olmadıkları ölçüde zayıftır.

    D.S.- Eğer soyut resim sadece şekil üretmekten ibaret ise. benim gibi bazı insanların figüratif resme gösterdikleri aynı tür içten tepkiyi onlara da göstermesi olgusunu nasıl açıklarsınız?

    F.B.- Moda.

    D.S.» Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?

    F.B.- İnanıyorum ki bir resimle ilgili kararı ancak zaman verebilir. Hiçbir ressam kendi yaşam süresi içinde yaptığı işin iyi olup olmadığını bilemez, çünkü bir şeyin etrafında oluşan teorilerden ayrılabilmesi için en az 75-100 yıl göçmesi gerekir. Ve sanırım insanların çoğu bir resme, onun nasıl olduğundan çok hakkında oluşan teoriler aracılığıyla bakmaktadırlar.

 Moda, bazı şeylerden etkilenip, diğerlerinden etkilenmememizi tembih eder. Bu yüzden başarılı ressamlar bile ve hatta özellikle başarılı ressamlar denebilir- yaptıklarının iyi olup olmadığı hakkında hiçbir fikre sahip olamazlar ve olamayacaklardır.


D.S— Kendinizin de ölümlü olduğunu hangi yaşta fark ettiniz??

   F.B.-- On yedi yaşında. Çok iyi hatırlıyorum, çok net. Kaldırımın üstündeki köpek pisliğine bakıp birden şöyle düşünmüştüm, işte bu kadar, hepsi bu, hayat böyle bir şey. Ve çok tuhaf ama aylarca acı çektim. Şu noktaya varıp kabullenene dek: Şimdi buradasın, bir saniyelik bir varoluş, duvarda ezilen sinekler gibi...
   
D.S.— Gloucester’ın dizelerini sık sık tekrarlarsınız, 'Sinekler kadarız Tanrıların gözünde / Başıboş çocuklar gibi keyif için öldürürler bizi.’ Hayata bakışınızı yansıtan bir ifade sanırım.

   F.B.-- Hayatı anlamsız buluyorum. Varoluş süresi içinde bir anlam yakıştırmaya çalışıyoruz. Aslında hiçbir şey ifade etmeyen birtakım tutumlar yaratıyoruz hayatı anlamlı kılmak için.

   D.S.— Ne tür bir anlam?

   F.B.-- Bir günden diğerine var olma biçimi.

   D.S.— Bir amaç mı?

   F.B.-- Boş bir amaç.

   D.S.— Hayat sonuçta anlamsız olduğu halde, insan inandığı bir şeyi yapmak için yine de enerji buluyor kendinde.

  F.B.— Tamamen böyle. Bir hiç uğruna inandığı ama inandığı. Bu çelişkili bir şey biliyorum ama yine de böyle. Doğduk, öleceğiz ve iki aradaki bu amaçsız dürtülerimizle bir anlam veriyoruz.

   D.S - Sizin tabii her tür dinsel inanca karşı çok kesin tepkileriniz var -Hıristiyanlığa olduğu kadar Modern Mistisizme de - bu konuda ne düşünüyorsunuz bilemem ama benim için şu sıralarda insanların çoğunluğunun yaşattığı gibi bir tür sığ Hedonizm sadece iyi vakit geçirme kaygısı, hayatı müthiş sıkıcı kılan bir tavır.

   F.B — Sîze tamamen katılıyorum. Sanırım dinsel inançlarına bağlı kişiler. Tanrı korkusu taşıyanlar, sadece Hedonistik ve amaçsız bir hayat yaşayanlardan çok daha ilginç insanlardır. Diğer yandan, dinsel inançlarıyla yaşadıkları sonsuz sahtelik yüzünden onlara hayranlık duymakla birlikte küçümsemekten de kendimi alamıyorum. Ama eninde sonunda bir insanı ilginç kılan şey kendini bir şeye adamasıdır. Din varken hiç olmazsa dine inanıyorlardı. Bu da bir şeydi. Ama kesinlikle inandığım şu, eğer tümüyle inançsız ama kendini hiçliğe adamış birini bulabilirseniz, işte bu en ilginç kişidir.