ISIDORE DUCASSE

1850: Montevideo

Lautreamont Dört Yaşında

Isidoro Ducasse, Montevideo Körfezinde dünyaya gelmiş, çifte sıralı surlar, kuşatılmış kenti kırlardan ayırıyor. Isidoro top ateşlerini duymaktan, her Tanrının günü atlarının üstünde ölüp giden askerleri görmekten sersemlemiş olarak büyüyor.

Ayakkabıları denize götürüyor onu. Kumların üstünde, yüzünü rüzgâra vermiş durduğu yerden çocuk denize soruyor: müziğin, kemandan çıktıktan sonra nereye gittiğini, gece olunca güneşin nereye gittiğini, ölenlerin nereye gittiğini, Annesinin nereye gittiğini soruyor denize, anımsayamadığı, hayalinde nasıl canlandıracağını bilemediği, adını anması yasaklanmış olan o kadın. Birileri ona öteki ölülerin, annesini mezarlıktan kovduğunu söylemişti. Her zaman o kadar çok konuşan deniz şimdi yanıt vermiyor ve çocuk, gözlerinden yaşlar akarak yamaçtan yukarı koşuyor, koskocaman bir ağaca var gücüyle sarılıyor, ağaç devrilmesin diye.




1870: Paris

Lautreamont Yirmi Dört Yaşında


Konuşma özürlüydü ve durduk yerde yoruluverirdi. Gecelerini piyano başında, notalarla sözcükleri örerek geçirir ve sabah olduğunda gözleri kan çanağına dönerdi.


Isidore Ducasse -hayali Lautreamont Kontu- ölmüştür. Montevideo savaşı sırasında-doğup büyüyen, ırmak-denize sorular soran o çocuk, bir Paris otelinde öldü. Yayımcısı onun Kanto’larını kitapçı dükkânlarına yollamaya cesaret edememişti.

Lautreamont bitleri ve kulamparaları öven şiirler yazmıştı. Şarkılarını genel evlerin kırmızı fenerlerine ve kanı şaraba yeğleyen böceklere söylemişti. Bizleri yaratmış olan sarhoş Tanrıyı azarlamış, dişi bir köpekbalığının dölü olmanın insanlığa yeğ olduğunu ileri sürmüştü. Uçurumdan aşağı atıvermişti kendini, sırasında delirmeyi ve güzelleşmeyi de bilen bir leş parçası. Ve dibe inerken yırtıcı imgeler, şaşırtıcı sözcükler keşfetmişti. Yazdığı her sayfa, yırttığınız zaman çığlık koparır.

Eduardo Galeano


filozof-şair

Psikiyatrinin, daha insani bir şekilde yaşanması için, sadece şiire değil felsefeye de ihtiyacı vardır; felsefenin de şiire ihtiyacı vardır. Felsefi düşünce ile şiirsel yaratıcılık, düşünme ile şiir yazma arasındaki ilişki, dili baş döndürücü bir karmaşıklık barındırmakla birlikte, özgün hermeneutik yönleri açısından okunması ve incelenmesi ihmale gelmemesi gereken Heidegger'in bir kitabında ustalıkla ortaya konmuştur. Filozof şöyle yazmaktadır:

Düşünmek ile şiir yaratmanın ortak kökeni o kadar yakın görünmektedir ki, bazı düşünürler kendi düşüncelerini şiirsel öğeyle ifade ederler ve bazı şairler, sadece, düşünürlerin özgün düşünme şekillerine yakın olduklarından dolayı şairdirler. Batı felsefesinin son filozofu, Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt'teki "şair"e istinaden seve seve "filozof-şair" olarak adlandırılmaktadır.

Nietzsche'den Hölderlin'e, filozof-şairden şair-filozofa; Heidegger sözünü şöyle sürdürmektedir:

Öte yandan, biliyoruz ki şair Hölderlin, derin düşünmesinin kapsamlılığını, sahip olduğu potansiyeli ve de ziyadesiyle sezdiklerini, felsefeyle olan eşsiz yakınlığına borçludur - böylesi bir yakınlığın, Yunan şairleri Pindarus ve Sophokles haricinde, eşi benzeri yoktur, kaldı ki Hölderlin bu iki şairle daimi bir diyalog içindedir.

Heidegger, Nietzshe'ye ve Hölderlin'e, onların hayranlık uyandıran şiirsel düşüncesine atıfta bulunarak, bir kez daha şunları söylemektedir:

Nietzsche düşünürün bir şekilde şair olduğunu, Hölderlin de şairin bir şekilde düşünür olduğunu söylemekte bir yerde haklıdır, şiir yaratmak ile düşünmek birbiriyle eşsiz ve harika bir şekilde bağıntılı - hatta belki de birleşiktir.

Böylesine keskin ve kökten olan bu çıkarımlar, çok farklı tarihsel ve biyografik bir bağlama sahip olsa da, Giacomo Leopardi'nin takdire şayan şiirsel ve felsefi söylemi için de geçerli olamaz mı?


*
Eugenio Borgna

Herve Guibert (1955 - 1991)


"Yeterince kitap okudum mu yaşamda, yeterince yazdım mı?"


Hastane Günlüğü (Herve Guibert)


Yazar ve Fotoğrafçı Herve Guibert'in Aids'ın ardından, bir virüs nedeniyle kör
olma tehlikesine karşı yattığı hastanede, 17 Eylül - 8 Ekim 1991 günleri boyunca tuttuğu 
günlük: Hastane Günlüğü (Cytomegalovırus) 




video


***

Bu hastane günlüğünü tutmakla iyilik mi, kötülük mü ediyorum, bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki, iyilik eden yazarlar var, Handke, Walser, hatta, çelişkin olarak yazma dehasının canlılığı içinde Bernhard, bir de kötülük edenler var, Sade var kuşkusuz, ya Dostoyevsky? Şimdi birinci ulamda yer almayı yeğlerdim doğrusu.

...

Sağ göz çok bozuk; okumak zor. Müzik dinleme: henüz sağır değilim.

...

Karın ekografisinden önce, bir camın arkasında bekliyorum: hastanenin ziyaretçilerinin bir yürüyen merdivenden inip şu ya da bu servise yöneldikleri görülüyor. Kendi kendine, ateşli ateşli konuşan, her yaştan bir sürü adam. Pijama ve robdöşambrlı yaşlılar. 

Gençlerin gövdeleri çoğu kez iliklenmemiş bir gömlek ya da bir ceket altında çıplak.

...

Eskiden "Gözleriniz güzel," derlerdi bana, ya da "Dudaklarınız güzel," derlerdi; şimdi hastabakıcılar, "Damarlarınız güzel," diyorlar. Hekim, karın ekografisi yapan, yabancı gibi konuşan genç kadın, arkasından ekrana doğru eğilen asistanına: "Şuna bak, ne kadar güzel!" diyor. Bana da şunları söylüyor: "İçeriden olağan dışı ve ender rastlanan bir yapınız var. Birkaç film de kendimize çekeceğiz." 

...

T. pencerelerimden neler gördüğümü sordu, ona yanıt verirken odada yürüyorum: "Bir çevre yolu, küçük bir orman, kamyon kiralayıp kamyon onaran bir işyeri, hastanenin otoparkı, birkaç ağaç. Sonra, uzakta, Paris.

...

Yazma zamanı uyumlandırma ve geçirme biçimidir de. 

...

Bugün belki içinde öleceğim odayla tanışmışımdır. 
Henüz onu sevmiyorum.

...

Hastane yaşamı, zamanı doldurmak için, sonu gelmez bir insan, bir dağıtım ya da bir tören geçidi biçiminde çok uzun bir yolculuk gibi bir şeydir. Gece bile yoktur artık.

...

Hastane, cehennem.

...

Babil Savaşı Günlüğü: gözümü yitirirsem, son kitaplardan birini açmış olacağım. Bu günlüğün de bir savaş günlüğü olması gerekir.

...

Yeterince kitap okudum mu yaşamda, yeterince yazdım mı?

...

Bedenimde sitomegalovirus olduğunu, bir gözüme saldırdığını öğrendiğim gün, hastane odamda yapayalnız, kalorifer borularının bir deliğinden kocaman kara bir örümcek çıktığını gördüm.

...

Gençliğimin eski ünlü şarkılarını yeniden dinliyorum,
 hiç mi hiç etkisi olmuyor üzerimde.

...

Son dilekler: cesedimi yaksınlar, en kısa zamanda. Yakma sırasında hiçbir dinsel tören, hiçbir dost, hiçbir aile topluluğu olmayacak, hiçbir şey çalınmayacak. Küllerim en yakın çöp kovasına atılacak.

...

...
Dün sabah, radyoloji servisinin koridorunda, bir arabanın üstüne çırılçıplak oturmuş, bedeninin geri yanı bir bezle örtülü, kurumuş kanlarla kaplı genç bir adam. Belkemiği düzeyinde ak bir pansuman. Bir ponksiyon yapmış olmalılar. Yatmak istemiyor, direniyor, tutunabilmek için kollarını arkasına dayamış. Bu bedende her şey çok güzel: gücü ve inceliği, kollarla omuzların birleştiği yerin güzelliği... Bir erotik heyecanı yeniden bulduğum zaman, bu ölüm banyosunda yeniden biraz yaşam buluyorum.

...

Termometreli oğlana azıcık tutkunum. Hoş bir şey. Şen bir çocuk.

...

Öğle sonu bitmek bilmiyor. Birden gece, unutuş.

...

Sessizlik, gözlerim kapalı. Radyo çekilir gibi değil.

...

Fotoğraf makinemi yanıma almadım.

...

Gene biraz okumaya çalıştım, fazla güçlük çekmedim. (Carl Seerlig'in Robert Walser'la Gezintiler'i), ne büyük haz!

...

Okumadan öylesine yoksun kalmışım ki abartıyorum, zorluyorum, yercesine okuyorum.

...

Hastaneden ayrılıyorum. KBA = konutta bakıma alınma. En büyük korku: yhy (yeniden hastaneye yatırılma anlamında hemşire kısaltması).


...

Karanlıkta da yazmalı mı?
Sonuna dek yazmalı mı?
Ölüm korkusuna gelmemek için bitirmeli mi bu işi?


fotoğraf: Herve Guibert

Tropik Düşler / Gauguin


“Umarım ki pek yakında, gün gelsin ki kendimi bir okyanus adasının ormanlarına gömeyim, haz, huzur ve sanatla yaşayabileyim. Avrupa’daki o para mücadelesinden uzakta, yeni bir ailenin mensubu olarak. Tahiti’nin o güzelim tropik gecelerinde, çevremdeki gizemli varlıkların sevgi dolu ahengine ritm tutan kalp atışlarımın o tatlı tatlı homurdanan müziğini dinleyebileyim. Para sorunundan uzakta, sonunda özgürleşmiş olarak sevebilmek, şarkı söyleyebilmek ve ölmek mümkün olacak.” (Karısı Mette’e, 1888)


“Tropikleri atölye yapacağım kendime. Cebimdeki parayla, Uluslararası Sergi’de gördüğümüz evlere benzer bir ev alabiliyorum.” (Emile Bernard’a, 1890)



“Ben kararımı verdim. Yakında Okyanusya’da küçük bir ada olan Tahiti’ye gideceğim. Orada yaşamın maddi gereksinimleri para olmadan da karşılanabiliyor. Geçmişin tüm talihsizliklerini unutmak, başkalarının gözünün yargısıyla kazanacağım zaferlerden uzakta özgürce resim yapabilmek, orada ölebilmek, burada unutulmak istiyorum. Çocuklarım da gelebilse, benimle olabilse tümüyle kopmuş olurdum buralardan. Avrupa’da gelecek nesiller için korkunç bir çağın suyu kaynamaya başladı: altın krallığının. Her şey çürümeye yüz tutmuş, insanlar bile, sanat bile. Orada, sonsuz bir yaz göğünün altında, olağanüstü bereketli topraklar üzerinde, Tahitililerin yemek yiyebilmek için elini toprağa uzatması yetiyor, ayrıca çalışmaları gerekmiyor. Avrupa’da insanlar soğuk ve açlık içinde bitmez tükenmez bir çalışma ve sıkıntısıyla mücadele verirken, Tahitililer, Okyanusya’nın bilinmeyen o cennet adasında yaşayan mutlu insanlar, hayatın yalnızca hoş taraflarını biliyorlar. Onlar için yaşamak, şarkı söylemekten ve sevmekten ibaret. Hayatımı bir düzene koyduktan sonra, bütün o sanatsal kıskançlıklardan ve ucuz ticaretten uzakta başyapıtlar üretmeye adayabileceğim kendimi. Sanatta zamanın dörtte üçü ruhun durumunu düşünmekle geçer, o halde büyük ve kalıcı işler yapabilmek için insan kendine iyi bakmalıdır.” (J.F. Willumserie'e, 1890)

Paul Gauguin

GAUGUİN (Akıl Çağı - Sartre)


"Bu Gauguin," dedi..
Üzerinde “Otoportre” yazılı bir etiket bulunan dört köşe bir tabloydu. Gauguin solgun ve dağınık görünüyordu, iri çenesiyle yüzünde rahat bir zekâ ve biraz çocuksu, kederli bir kendini beğenmişlik vardı. Ivich yanıt vermedi, Mathieu yan gözle ona baktı: Ancak ışığın yanıltıcı parlaklığıyla yaldızlarını kaybetmiş saçını görebildi. Geçen hafta, bu tabloyu ilk gördüğü zaman Mathieu çok güzel bulmuştu. Şimdi tablonun karşısında duygusuzdu. Zaten tabloyu görmüyordu: Mathieu gerçekle ağzına dek doluydu. Üçüncü Cumhuriyet ruhuyla sarmaş dolaştı; gerçek olan ne varsa hepsini görüyordu; hepsini, bu klasik ışığın aydınlattığı her şeyi, duvarları, duvarlardaki tabloları, tablolardaki kabuklaşmış renkleri. Yalnızca resimleri görmüyordu; resimler sönmüş, kapanmıştı ve bu aklı başında dünyada, çizecek ve boyayacak, tuvallerin üzerinde var olmayan şeyleri canlandıracak insanların yaşadığını düşünmek, korkunç bir şeydi.

Bir erkekle bir kadın salona girdi. Erkek potin düğmelerine benzer gözleri, yumuşak, beyaz saçları olan bembeyaz, iriyarı bir adamdı; kadın, daha çok bir ceylana benziyor, kırk yaşlarında görünüyordu. Girer girmez, evlerindeymiş gibi rahatlamışlardı: Böyle yerlere alışık olmalıydılar, onlardaki gençlik iddiasıyla bu seçilmiş ışık arasında inkâr edilmez bir yakınlık vardı: Bu çeşit gençlik, en kolay, bu sergilerin aydınlığında korunabiliyordu. Mathieu karşı duvarın ortasındaki büyük, küflü lekeyi gösterdi:

“Bu da Gauguin.”

Gauguin, fırtınalı bir göğün altında, beline kadar çıplak, delilerin sert ve aldatıcı gözleriyle, dimdik, bakıyordu. Yalnızlık ve gurur yüzünü kemirmişti, bedeni, içi su dolu, yumuşak ve etli bir tropik meyvesi olmuştu. Kendine saygısını ve onurunu yitirmişti. O insanoğluna özgü onur ki, Mathieu, ne işe yarayacağını pek de bilmeden korumuştu hep ve gururunu yitirmemişti. Gauguin'in arkasında karanlık birtakım varlıklar, simsiyah şekillerden bir karmaşa vardı. Bu çılgın ve korkunç bedeni ilk gördüğü gün Mathieu heyecanlanmıştı, ama o gün yalnızdı. Bugün yanında kin dolu bir küçücük insan vardı ve Mathieu kendinden utanıyordu. Utançtan da öte: Duvar dibinde bir kocaman çamur yığını.

Adamla kadın yaklaşmışlar, tablonun önünde iddialı bir dikkatle duruyorlardı. Ivich bir adım çekilmek zorunda kaldı, çünkü önünü kapamışlardı. Erkek biraz arkaya eğilerek tabloya hoşnutsuz bir ciddiyetle baktı. Buna yetkiliydi, rozeti vardı.

Başını sallayıp dilini hoşnutsuzluğunu belirtmek için damağında şaklatarak, “Bundan hiç hoşlanmadım,” dedi. “Kendini Hazreti İsa zannediyormuş galiba. Hele şu siyah meleğe bak, arkada, arkasında, yakışıksız, laubali...”

Kadın gülmeye başlamıştı; kuş cıvıltısı gibi bir sesle, “Tanrım,” dedi. “Gerçekten, o melek pek uyduruk bir şey!”

Adam ciddi bir tavırla, “Düşündüğü zaman Gauguin'i sevmiyorum,” dedi. “Gerçek Gauguin süsleyen Gauguin'dir.”

Gri flanelden iyi dikilmiş giysisi içinde dik ve kuru, o çıplak bedenin karşısında durmuş, Gauguin’e bebek gözleriyle bakıyordu. Mathieu tuhaf bir fıkırdama duyarak döndü: Ivich gülmekten katılmak üzereydi, dudaklarını ısırarak umutsuz gözlerle ona bakıyordu. Mathieu, bir sevinç fırtınası içinde, “Bana küsmemiş,” diye düşündü. Kolundan tutarak onu, iki büklüm, salonun ortasındaki deri koltuğa sürükledi. Ivich gülerek kendini koltuğa bıraktı: Saçları karmakarışık yüzündeydi. 
Yüksek sesle, “Müthiş, harika,” dedi. Ne diyordu; Gauguin'i düşündüğü zaman sevmiyorum” mu diyordu? Ya kadın! Aman Tanrım! O kadın o adama ne kadar yakışıyor ama...

Adamla kadın, tereddütle bakınarak duruyorlardı: Gözleriyle, hangi tarafa gideceklerini birbirlerine sorar gibiydiler.

Mathieu, usulca, ‘Yandaki salonda başka tablolar var,” dedi. Ivich gülmekten vazgeçmişti, keyifsiz bir sesle, “Yok,” dedi. “Kalabalık oldu şimdi...”
“Çıkalım isterseniz.”

“Evet, çıksak fena olmaz, bu tablolar başımı ağrıttı. Biraz dolaşıp hava almak istiyorum.”

Kalktı. Mathieu, sol duvardaki büyük tabloya üzgün gözlerle baktıktan sonra arkası sıra yürüdü, o tabloyu Ivich’e göstermek isterdi. İki kadın çıplak ayaklarıyla, yerde, pembe otlara basıyorlardı. Birinin başında bir kukuleta vardı, o büyücüydü. Öbürü kolunu peygamberlere özgü bir rahatlıkla, ileri uzatmıştı. İkisinde de cansızmışlar gibi bir görünüş vardı. Sanki tam maddeye geçiştikleri, canlıdan eşyaya doğru değiştikleri anda yakalanmışlardı.

...

Ivich, “Deli miydi acaba?” diye sordu.

"Gauguin mi? Sanmam. O tablo için mi soruyorsunuz bunu?” “Gözleri için. Sonra, o arkasındaki siyah şekiller vardı, kulaklarına bir şeyler fısıldıyorlardı sanki.”

Sesinde gizli bir özleyişle:

“Güzel adammış,” diye ekledi.

Mathieu, şaşırmıştı.

“Bakın hele! Sahi mi? Bu benim hiç aklıma gelmemişti.” Ivich’in böyle ünlü, ama ölmüş insanlardan öyle bir söz edişi vardı ki Mathieu’yü şaşırtıyordu: Büyük ressamlarla eserleri arasında hiçbir bağ kurmuyordu; tablolar her zaman, her zaman var olmuşlardı onun gözünde, ve elde edilmesi özlenen, güzel, şehvetli şeylerdi. Ressam ise, insandı, herkese benzeyen, herhangi bir insan. “Güzel miydi, hoşa giden zarif bir insan mıydı, metresleri var mıydı,” diye düşünürdü. Bir gün Mathieu ona, Toulouse Lautrec’in tablolarını sevip sevmediğini sormuştu, Ivich, “Öff... Ne korkunç, ne berbat şey!” diye yanıt vermişti. “Öyle çirkin adam ki.”

Mathieu gururunun kırıldığını hissetmişti.

Ivich, ısrarla, “Evet, güzel adammış,” dedi.

Mathieu omuz silkti. Ivich, Sorbonne’un kişiliksiz kız gibi kırıtkan oğlanlarını gözleriyle yiyebilirdi, hem de keyfince, istediği kadar... Hatta bu, Mathieu’nün hoşuna bile gidiyordu; onun, iki rahibeyle birlikte yürüyen küçük bir oğlana, bir öksüzler yurdu öğrencisine uzun uzun baktıktan sonra, “Galiba ben sapıklaşıyorum,” dediği gün, onu bu haliyle ne kadar canayakın bulmuştu. Kadınları da, onları da güzel bulabilirdi. Ama Gauguin’i değil! Hayır, bu güzel tablolar yapmış, olgun adamı değil.

“Ben,” dedi. “Ben onda... Ben onu sevimli bulmuyorum.” Ivich alayla dudak büktü ve sustu.

Mathieu, aceleyle, “Ne var, Ivich?” diye sordu. “Onu sevimli bulmadığım için bana kızdınız mı?”

“Hayır, ama niye böyle söylediğinizi anlayamadım.”

“İşte öyle. Bana öyle geldi de ondan: O kadar kendini beğenmiş ki, gözleri balık gözü gibi bakıyor.”

Ivich saçıyla oynamaya başlamıştı, yüzünde yavan bir inat vardı. Renksiz bir sesle, “Soylu bir duruşu var,” dedi.

Mathieu, aynı renksiz sesle, “Yani, azametli, kurumlu, demek istiyorsunuz,” dedi.

Ivich sessizce güldü, “Tabii, tabii...”

“Neden tabii diyorsunuz?”

“Çünkü sizin buna ‘kurum, azamet’ diyeceğinizi biliyordum da ondan.”
Mathieu yumuşak bir sesle, “Ama kötü niyetle söylemedim,” dedi. “Ben insanların gururlu olmasını severim.”

Uzunca bir sessizlik oldu. Sonra Ivich, budala bir sertlikle, kabaca, “Fransızlar soyluluktan hoşlanmazlar,” dedi.

Ivich öfkelendiği zaman ve her seferinde aynı kaba, budalaca sertlikle Fransızların karakterinden, huyundan söz ederdi. Bön bir tavırla, “Ama hakları da var,” diye ekledi. “Dıştan bakılınca soyluluk, pek abartılı görünüyor herhalde...”

Mathieu yamt vermedi: Ivich’in babası soyluydu, eğer 1917 Devrimi olmasaydı Ivich Moskova’da, soylu aile kızlarının gittiği bir koleje gidecek, sonra saraya takdim edilecek ve dar alınlı, ölü mavi gözlü, yakışıklı bir muhafız subayıyla evlenecekti. Monsieur Serguine şimdi Laon’da bir kereste fabrikasının sahibiydi. Ivich Paris’teydi; Paris’te, soyluluktan nefret eden bir yoksul halk çocuğuyla dolaşıyordu.

Ivich, birden, “Başını alıp gitmişti, değil mi?” diye sordu. Mathieu, telaşla yanıt verdi:

“Evet, anlatmamı ister misiniz?”

“Biliyorum galiba: Evliymiş, çocukları varmış, falan filan, değil mi?”

“Evet, bir bankada çalışıyormuş. Pazar sabahları, elinde bir şövaleyle bir kutu boya, kırlara gidermiş. Şu ‘pazar ressamı’ dedikleri tiplerden...”

“Pazar ressamı mı?”

“Evet, başta öyleymiş, yani pazar günleri balığa çıkacak yerde resim yapan bir amatör. Bir çeşit açık hava sporu, anlıyorsunuz ya? Çünkü bu resimler daima kırlarda, açık havada yapılır.”

Ivich güldü, ama bu Mathieu’nün beklediği gülüş değildi. Mathieu, “Onun işe, pazar günleri resim yaparak başlamış olması size gülünç mü geliyor?” diye sordu.

“Onu düşünmüyordum.”

“Ne düşünüyordunuz?”

“Pazar ressamları gibi, ‘pazar şairleri’ de var mıdır?’ diye soruyordum kendi kendime.”

Pazar şairleri: Her hafta sonu bir hikâye ya da üç-beş şiir yazarak yaşamlarına biraz ideal katmak isteyen küçük burjuvalar... Tıpkı açık hava sporu yapar gibi! Mathieu ürperdi. Neşeli görünmeye çalışarak, “Benim de o ‘pazar şairleri’nden biri olduğumu mu söylemek istiyorsunuz?” diye sordu. “Eh, görüyorsunuz ki insan bu yolla pekâlâ ünlü olabiliyor. Kim bilir, bir de bakarsınız ben de Taihiti’ye gitmişim. Olmaz mı?”

“Hiç sanmam.”

“Neden? Neden olmasın? Belki Tahiti’ye gidemem, ama New York’a gidebilirim.
Amerika’ya gitmeyi isterim.”

Ivich sinirli parmaklarla saçlarını çekiştiriyordu.

“Evet,” dedi. “Davetli olarak... Başka öğretmenlerle birlikte.” Mathieu yanıt vermedi, bakıyordu. Ivich devam etti:

“Belki yanılıyorum... Ama sizi, bir üniversitede, Amerikalı öğrencilerin karşısında konferans verirken gözümün önüne getirebiliyorum da, bir gemi güvertesinde, göçmenlerle birlikte, hayır!.. Bu belki de Fransız oluşunuzdan.”

Mathieu kızararak, “Benim ancak lüks kamaralarda yolculuk edebileceğimi mi sanıyorsunuz?” diye sordu.

Ivich, kısaca, “Hayır,” dedi, “ikinci mevkide.”

Mathieu yutkunmakta güçlük çekiyordu. “Ben de seni görmek isterdim,” diye düşündü, “bir geminin güvertesinde, göçmenlerle haşır neşir, ölürdün, herhalde.”

“Neyse,” dedi, “şöyle ya da böyle, benim bir yere gidemeyeceğimi sanmanızı yadırgadım. Yanılıyorsunuz Ivich, başımı alıp gitmek istediğim günler çok olmuştur. Ama şimdi artık geçti. Çünkü bu kaçışın çok budalaca bir şey olduğunu anladım. Bu hikâye, hele kırk yaşına kadar bir koltukta ekmek elden, su gölden rahat rahat oturmuş bir Gauguin konusu olunca, daha da saçma geliyor insana.”

Ivich alaylı bir kahkahayla güldü. Mathieu, “Doğru değil mi?” diye sordu.

“Siz söylediğinize göre... Doğrudur! Zaten onun tablodaki yüzünü görmek yetiyor.”

“Yani?”

“Yani; dünyada onun gibi ‘ekmek elden, su gölden’ geçinip gitmiş pek çok insan bulunmasa gerek! Onun her şeyden vazgeçmiş, her şeyi yitirmiş... Ve her şeyi göze almış bir hali var.”

Mathieu iri çeneli, kocaman bir yüz görür gibi oldu. Gauguin insanoğluna özgü onurunu yitirmişti, yitirmeyi göze almıştı.

“Anlıyorum,” dedi. “Dipteki büyük tabloyu söylüyorsunuz. O sırada çok hastaymış.”
Ivich, dudak bükerek, “Küçük tablodan bahsediyorum,” dedi. “Orada Gauguin henüz genç: Genç ve her şeyi yapabilecek bir insan olduğu besbelli...”

Gözleri boşluğa dalmıştı, Mathieu ikinci kezdir içinin kıskançlıkla burkulduğunu duydu.

“Evet, gerçekten, bunu söylemek istiyorsanız,” dedi, “ben her şeyi göze alabilecek bir adam değilim.”

“Yo, hayır!”

“Hem, bunun niçin özlenir bir nitelik olduğunu da anlayamıyorum,” dedi, “ya da ne demek istediğinizi iyi anlamadım.” “Neyse, bırakalım şimdi bu lafları.”

“Tabii, gene her zamanki gibi, değil mi? Her zaman böyle: Üstü kapalı sözlerle beni iğneliyorsunuz, sonra anlatın diye rica ettiğim zaman, şimdi kalsın, deyip işin içinden çıkıyorsunuz. Bu size kolay geliyor...”

Ivich ilgisiz bir tavırla, “Ben kimseyi iğnelemiyorum,” dedi. Mathieu birden durdu ve ona baktı. Ivich de istemeyerek durdu, ağırlığını bir ayağından öbürüne vermiş bekliyor, bakışlarını Mathieu’den kaçırıyordu.

“Şimdi, ne demek istediğinizi anlatın bana.”

Ivich, hayretle, “Nasıl, ne demek istediğimi?..” diye sordu. “Şu ‘her şeyi göze almış adam’ sözüyle neyi kastettiğinizi öğrenmek istiyorum.”

“Gene mi o laf? Bitmedi mi?”

Mathieu, “Aptalca bir şey belki, ama,” dedi, “ne demek istediğinizi merak ettim.”
Ivich saçlarının uçlarıyla oynamaya başlamıştı bile... Bu, insanın sinirine dokunuyordu.

“Hiçbir şey demek istemedim ki, öyle, aklıma geldi, söyledim.” Durakladı, zihninde bir şeyler, arıyor gibiydi. Bir ara ağzını açtı, Mathieu konuşacağını sanarak bekledi, ama Ivich yalnızca,

“İnsanlar şöyle olmuş, böyle olmuş, bana ne,” dedi. “Umurumda bile değil.”

Parmağına bir demet saç dolamış, koparacakmış gibi çekiyordu. Birden, ayaklarının ucuna bakarak anlattı:

“Siz yerinize yerleşmişsiniz ve dünyayı bağışlasalar, kıpırdamayı göze almazsınız.”

“Demek buydu,” dedi. “İyi, ama nereden biliyorsunuz?” “Bilmiyorum, hissediyorum: İnsan size bakınca, tamamlanmış bir yaşamınız ve her şey hakkında peşin yargılarınız olduğunu hissediyor. Bir yerde durup emriniz altında bulunan şeylere elinizi uzatıyorsunuz, olup bitiyor; ama o şeyleri almak için siz yerinizden kıpırdamıyorsunuz.”

Mathieu, tekrar, “Ne biliyorsunuz?” diye itiraz etti. Söyleyecek başka söz bulamıyordu, çünkü Ivich’in haklı olduğunu biliyordu. Ivich, bıkkınlıkla, “Öyle sanıyordum,” dedi. “Bir şeyleri tehlikeye atmak istemediğinizi, istemeyecek kadar akıllı olduğunuzu sanıyordum.” Yalancı bir ilgiyle, “Ama madem öyle olmadığınızı söylüyorsunuz,” diye devam etti. “O halde...”

Mathieu bir an Marcelle’i düşündü, utançla, “Hayır,” dedi, “öyleyim, haklısınız, sizin sandığınız gibiyim.”

Ivich, bir zafer sevinciyle, “Ya,” dedi.

“Bunun... Bunun çok aşağılık bir tavır olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

Ivich, hoş görürcesine, “Aksine,” dedi, “böylesi daha bile iyi bence. Gauguin'le yaşam taşınılmaz bir yük olurdu.” Sonra, sesinde en ufak bir alay ifadesi olmaksızın, “Sizinle insan kendini güvende hissediyor,” diye devam etti.

“Beklenmedik, akla gelmedik bir şeyler olmasına imkân yok.”

Mathieu, kuru bir sesle, “Gerçekten...” dedi. “Aklıma eseni yapamadığımı söylemek istiyorsanız, haklısınız. Oysa ben de başkaları gibi delilik yapabilirim, ama bunu saçma bulduğum için...”

Ivich, “Biliyorum, biliyorum,” dedi. “Yaptıklarınız her zaman o kadar düzenli, o kadar akla yakın ki...”

Mathieu yüzünün gerildiğini hissetti, “Bunu neyi düşünerek söylediniz, Ivich?”

Ivich, “Hiç,” dedi, “belli bir şeyi düşünmedim.”

“Herhalde bir şey düşünmüşsünüzdür.”

Ona bakmadan, mırıldandı:

“Her hafta, elinizde bir ‘Semaine â Paris’ ile gelirdiniz, bir program yapardınız...”

Mathieu, küskün, “Ivich,” dedi. “Ama ben bunları sizin için yapıyordum.”

Ivich incelikle, “Biliyorum,” dedi. “Onun için de size teşekkür borçluyum.”

Mathieu üzülmekten çok şaşırmıştı.

“Anlayamadım, Ivich. Konser dinlemeyi ya da güzel tabloları görebilmeyi istemiyor muydunuz?”

“İstiyordum tabii.”

“Bunu nasıl da baştan savma söylüyorsunuz.”

“Hepsini çok severim...” Sonra ani bir öfkeyle devam etti: “Ama sevdiğim şeyleri bir görev gibi önüme sürmelerinden nefret ederim!” Mathieu kekeledi:

“Ya... Demek... Demek bunun için...”

Ivich başını kaldırmış, saçlarım arkaya savurmuştu, geniş, solgun yüzü ortaya çıkmıştı şimdi, gözleri ateş gibiydi. Mathieu birden gerçekle yüz yüze gelmişti: Ivich’in ince, gevşek dudaklarına bakıyor, onları nasıl olup da öptüğünü anlayamıyordu.

Kırılmış bir sesle, “Bana söylemeliydiniz,” dedi. “Sizi zorlamazdım.”

Ivich’i konserlere, sergilere sürüklemiş, ona dinlediklerini, gördüklerini anlatmaya çalışmış ve bu sırada Ivich ondan nefret etmişti.

Ivich, onu işitmemişti bile.

“Tablolardan bana ne,” dedi. “Onlar benim değil ki, benim olmasına da imkân yok. Her seferinde, hırstan kuduruyordum, almak, kaçırıp götürmek isteğiyle kıvranıyordum. Ama elimi bile süremiyordum. Siz ise yanımda, sessiz ve saygılı, seyrederdiniz, kilisede dua dinler gibi...”

Sustular. Ivich haşin yüzüyle düşünüyordu. Mathieu’nün birden boğazı kurudu.

“Ivich, bu sabah olanlar için özür dilerim,” dedi.

Ivich, “Bu sabah olanlar mı,” dedi. “Unuttum bile. Gauguin'i düşünüyordum.”
“Bir daha olmayacak,” dedi Mathieu, “hatta bu sabah, nasıl olduğunu ben de anlayamadım.”

Vicdanını rahatlatmak için konuşuyordu: Yoksa partiyi kaybettiğini biliyordu. Ivich yanıt vermedi, Mathieu kendini zorlayarak devam etti:

“Sonra müzeler ve konserler... Çok pişmanım şimdi. İnsan biriyle anlaştığını sanıyor, bir de bakıyor ki... Siz de hiçbir şey söylemiyordunuz.”

Her cümlede artık susacağını sanıyordu. Ama hemen ardından bir başkası geliyor, dudaklarını zorluyordu. Tiksintiyle, isteksiz ve için için ürpererek konuşuyordu. Devam etti:

“Değişmeye çalışacağım.”

“Aşağılık, ikiyüzlü herifin biriyim,” diye düşündü. Çaresiz bir öfkeyle yanaklarının gerildiğini hissetti. Ivich başını salladı.

“İnsan değişemez,” dedi. Aklı başında, anlayışlı bir tavırla konuşuyordu ve Mathieu ondan açıkça nefret ediyordu. Konuşmadan, yan yana, kör edici aydınlıkta yürüyorlar ve birbirlerinden nefret ediyorlardı. Mathieu kendini Ivich’in gözleriyle görüyor ve kendinden de nefret ediyordu. Ivich elleriyle şakaklarını bastırarak, “Daha çok var mı?” diye sordu.

“On beş dakikalık yolumuz kaldı. Yoruldunuz mu?”

“Evet! Özür dilerim, tablolar yordu beni. “Ayağını yere vurarak, öfkeyle, “İşte,” dedi; “şimdiden hepsini unuttum, hepsi karmakarışık oldu zihnimde. Her seferinde aynı şey oluyor.”

“Dönmek mi istiyorsunuz?”

“Dönsem daha iyi olacak.”

Mathieu bir taksi çağırdı. Şimdi yalnız kalabilmek için acele ediyordu.

Ivich, ona bakmadan, “Hoşçakalın,” dedi.

Mathieu, “Ya Sumatra?” diye düşündü. “Gitmem gerek mi acaba?”

Ama Ivich’le akşam tekrar birlikte olmayı canı çekmiyordu.

“Güle güle!”

Taksi uzaklaştı ve birkaç saniye Mathieu kederle ardından baktı. Sonra beyninde bir kapı kapandı, kilitlendi ve Marcelle’i düşünmeye başladı.

Akıl Çağı
sf. 72 - 82

Flora Tristan


1896: Papeete


Tuval çıplak ve kocaman, kendini bir meydan okuyuşla sergiliyor. Paul Gauguin resim çiziyor, çevresinde bir şeyler aranıyor, sonra renkler,  dünyayla vedalaşırmışçasına tuvala dağıtıyor ve umarsızlıkla, "Nerden geliyoruz biz?" diye yazıyor. Neyiz, nereye gidiyoruz?


Yarım yüzyılı aşkın bir zaman önce Gauguin’in büyükannesi de aynı soruları sormuş ve bunlara yanıt bulmak uğruna ölmüştü. Flora Tristân’ın Perulu ailesi bundan hiç söz etmezdi, uğursuzluk getirirmiş gibi, ya da Flora deliymiş ya da bir hayaletmiş gibi. Paul, Lima’daki çocukluğunun o uzak yıllarında büyükannesini sorduğunda evdekiler,

"Yatak vakti geldi, saat geç oldu," diye karşılık verirlerdi.

Flora Tristân kısa yaşamını devrim düşüncesini yayarak tüketmişti: proletarya devrimi; baba, koca ve patron kölesi olan kadınların devrimi. Hastalık ve polis onun işini bitirdi. Flora Tristân Paris’te öldü. Tabutunu Bordeaux’lu işçiler satın aldılar ve sehpa üstünde mezarlığa taşıdılar.


Edouarda Galeano

MARGUERİTE YOURCENAR / Hadrianus'un Anıları


Hadrianus'un Anıları'nda insanlar Antinous’un öyküsünü, bir aşk serüvenini görmek istediler, ancak aşk yalnızca kitabın beşte birinde yer oluşturur, elbette ki en heyecanlı bölümünü. Elbette çok değerlidir, çünkü Hadrianus’un yaşamında da değerli olmalıdır. Ancak hiç de yapıtın tümünü simgelemez. Aşksız Hadrianus’un Anıları imgelenebilir; bu eksik, ancak yine de büyük bir yaşam olacaktır.


Hadrianus'da, yaşamının sonuna doğru onu çevrelemeye başlayan bir tür dinsel coşku vardır. Dönemle ilgili belgelerde bu açıkça görülebilir. Günümüzdeki tanrıbilimsel jargon'un dediği gibi, insanlar bir güce, bir büyüleyime inanıyorlardı. Bunu onun dışında kimse için söyleyemeyiz, bu ister büyük bir oyuncu, ister büyük bir müzisyen, isterse de halkını ölüme sürükleyen Reverend Jones olsun. Bu bir yetenektir, zorunlu olarak, güçlü yanı olmasına karşın, Hitler gibi bir “Lider'de olmayan özel bir yetenektir. Yaşamının sonuna doğru, pragmatizmine karşın, Hadrianus esinli ya da sanrılı bir insan olur.

Başlangıçta, çok yetenekliymiş gibi görünmez; Hadrianus'un ilk dönemleri yavaştır ve bu onda beni ilgilendiren şeylerden biri. Çünkü on beş yaşından kırk yaşına kadar, tüm aşamaları yavaş yavaş geçer. İyi bilmediği Latince’yi öğrenir (Sevilla aksansıyla konuşur), Yunanca'yı öğrenir, kendisini yetiştirir; tüm askeri ve sivil görevlerden geçer; barbar ülkelerle ilgili deneyim kazanır; Domitius'un yönetimi altında ortaya çıkan kriz döneminde, olaylara karışmadan, önlemli bir şekilde davranır, genç olduğu için akıl hocası bilgeler tarafından frenlenir. Roma barışının insanı, on beş yılını savaşlarla geçirir. İmparator olur olmaz, Parth savaşını durdurur. Daha sonra, istemese de -Filistin savaşıdır bu- ancak yıllar sonra, farklı gereksinimleri olan iki uygarlık arasındaki ezeli yanlış anlama yüzünden, kuşkusuz savaşmak zorunda kaldı. Bu yüzden, ona bu savaşın yenilgilerinden biri olduğunu söylettim.

Hadrianus bir dehadır. Günümüzdeki birçok tarihçi benimle aynı düşüncededir. Çünkü ender bir zekâyla, sürekli olarak yenilik ya da durmadan düzeltim yapar. Borca batmış bir İmparatorluk devralır ve hayran olunası bir yetenekle, ekonomiyi yeniden ayaklandırır; demagojik sözbilime düşmeden, köleliğin koşullarını iyileştirir; paralarının üzerinde de dediği gibi, “ülke sınırlarını kesinler". Bununla birlikte. Roma birliğini tehlikeye sokmadan, illeri "eski durumlarına kavuşturur". Kanunları inanılmaz ölçüde esnektir, hayranlık uyandıran bir görgücülükle, Yunan felsefecilerin düşüncelerini uygular ve Helenizm’i kendisini zorla kabul ettirmez; Yunan sanatında kendisiyle birlikte sona eren, yeni bir gelişme dönemi başlatır, ne Praxitele ne de Scopas onun hizmetinde çalıştı, ancak Yunan sanatı kısmen de olsa o çalışma sayesinde bu güne ulaştı. Her konuda çok zekiydi. Geçmişle ilgilense de, geleceği o kadar da unutmadı. Bize, Sueton'un, büyük gösterili filmlerin ve romanların tipik imparatorundan, daha yakındır; bir anlamda, bir Rönesans insanıdır.

Ancak çok daha eski bir dünyaya. Yunan dünyasına yönelmiştir. Rönesans insanlarının yaptıkları gibi. Ancak, onunla karşılaştırılabilecek bir Yunan politika adamı tanımıyorum; onlarda eksik olan yetkinliktir. Yunanistan kendisini önemsiz çekişmelerle öldürdü. Bir ayrık vardı elbette ki. Büyük İskender, ancak o da kayan bir yıldızdı.




Hadrianus hızlı değildir. Onda hoşuma giden yönlerden birisi de budur; özellikle aydındır, kendi dünyası dışındaki dünyalara açıktır... Örneğin imgelediğimiz barbar dünyalar belki de olduklarından daha barbardırlar. Sıradan bir Latin şairi, Florus, dalga geçerek: “İmparator, İskit karı ve Bröton yağmuru altında, soğuk ülkelerde gezmeyi seviyor” der. Neredeyse ona yanıt veriyordu: “Roma'da tavernalarda kalın, yazından söz ederken sivrisineklerin sizi sokması sizin bileceğiniz iş”. Barbar dünyanın bu anlamı. Yunan dünyasına duyulan bu ateşli arzu yenidir, unutmamak gerekir ki Roma’da daha iyi olan ne varsa Yunanistan'ı erkenden benimsedi; bu anlamda, Hadrianus Skipionlar'ın geleneğini sürdürür. Aynı şekilde doğu dünyasına duyulan o hayranlık, icat etmediği, ancak kendisine çağdaş olan dinsel coşkunun büyük ateşi de yenidir.

Hadrianus’un başarısı Antinous, istemdışı, başarısı. Belki, bu hem Yunanistan hem de Asya insan ülküsünü simgeleyen biriyle karşılaşmak oldu. Bize neredeyse rastlantısal olarak söylenen ve daha sonra olası en iyi formül gibi anımsadığımız bu sözcüklerden biri geçenlerde beni şaşkına çevirdi. Bir kadın kazıbilimci, o dönemde Ostie müzesinin müdürü Bayan Raissa Calza, söz konusuydu. Antinous'un bazı büstlerine bakıyorduk; bu farklı yüzlerden hareketle tam bir benzerliğe ulaşmak amacıyla, onlarla ilgili görünümleri artırmak için bilgi topluyordum ve Bayan Calza (Chirico’nun ilk eşiydi ve onunla evlenmeden önce Rus Balesinde görev almıştı), evet Bayan Calza, o büstlerden birine bakarken bana: “Nijinski!" dedi. Bu çok şeyi anlamama yardımcı oldu. Birden bire birinin, büyük bir yönetmenin arzularını simgeleyen kişi ve bir anlamda imparator, büyük bir yönetmendir. Bu tutku yönünü aza indirgemiyor, ancak idol yönünü açıklıyor.

...

Belki de Antinous'un, günümüze kadar çok yerilen ölümünden sonraki kültü, gerçekte dinsel ve tutkusal ülküsünü son derece simgelemiş olmalıydı. Bir yazgıyı oluşturmak için neredeyse her zaman çılgınlık gerektiğine inanıyorum.

Antonious'un kültleştirilmesine, Eski-Roma tarafından belirli bir edilgen karşı koyma olmuş olmalı; Antinous’un Roma paralarında yer almaması, bunu kanıtlar. Roma paralarının basılmasıyla ilgili karar Senatoya aitti. Her yerde, tüm Yunan ve Küçük Asya kentlerinde Antinous paraları vardır. Roma parası yoktur, Hadrianus bunun olmasını kuşkusuz arzulardı. Ancak burada, öyle görünüyor ki. Senatoya danışılmış olsa da, asla izin verilmedi. Bu olumsuz bir kanıt, ancak Senatonun, İmparatora olan eski düşmanlığını anımsamak gerekir. Buna karşılık olarak İmparator, Hadrianus kendi kalıtını ustaca düzenlememiş olsaydı, Senatoyu Hadrianus'un yaptıklarını tümden yıktırmaya zorlamış olacaktı.




 Antinous'un ölümü:

 Bunu Hadrianus’un açıklayabileceği kadar, kendim açıklayabileceğim kadar açıkladım. Öncelikle, Antinous kendi özverisinin değerine inanmış olmalıydı. Belki de, kendi gözde durumunda, yan ritüel intihar bir çıkış yoluydu. Yaşlılıktan, tutkunun yıpratmasından, saraydaki entrikaların iğrençliğinden kurtuluyordu. Antinous’un aşağı yukarı beş yıllık bir süreyi kapsayan "yönetimi", bazı açılardan aslında çok uzundu. Gözdesinin ölümünden bir kaç hafta önce, Hadrianus’un İskenderiye’den yazdığı mektup tam olarak Hadrianus tarzındadır, tamamıyla aslına uygun olmasa da; mektupta biraz gıcırtılı bir tür hafiflik vardır. Hadrianus'un, o anda, eger bir gariplik varsa, kendisini hafif bir zevk adamı olmaya bıraktığı düşünülebilir, O zaman bu az çok istemli ölüm anlaşılabilir. Kroniklerin değişkesine göre, Antinous’un intiharı kendisini Hadrianus için feda etmektir, ya da düşman bir kroniköre göre intiharı isteyen Hadrianus'dur.

Ancak bu değişke ilk olarak yalnızca elli yıl sonra öne sürüldü ve Hadrianus'un kıyıcı olmadığı kanısındayız. Oldukça bayağı batıl inançsal nedenlerden dolayı bir dostun intiharını isteme düşüncesinin olması beni çok şaşırtırdı, çünkü bu ölüm Hadrianus’u ümitsizliğe düşürdü. Komplolara karışmış bir Antinous da görmüyoruz. Hem kösnül hem de melankolik olduğu duyumsanan genç bir Yunanlı -ya da Yunanlı- Asyalıydı.

Antinous üzerinde ısrar eden... Coşkulu bir basınım oldu ve kuşkusuz ben de onun üzerinde ısrar ediyordum. Her şeye karşın, bu Hadrianus’un yaşamının büyük anıydı, bu büyük an kırk beş yıllık çabanın önüne geçse ve dokuz yıllık bir yorgunluğun ardından gelse de. Ancak insanlar bunu tüm süresi içinde, tüm bu yaşamı çok görmek istemediler. Özellikle bir yengi, olağan üstü bir başarı görmek istediler: Şanının doruğunda, zaferler kazanan, sevilen imparator; onları coşturan buydu. Bu kitapta, bana son derece ilginç gelen, ancak okurların pek iyi görmediği her tür öge var. Lucius, başarısız kalıtçı, neredeyse büyük bir prens ve iz bırakmadan ölen inanılmaz bir insandır. “Aşağı yukarı var olan” bu kişiler benim için çok ilginçtirler de.

Hadrianus'un yaşlandığını görmek de ilginç. Bu her bir insan için farklıdır ve insanlar, her zaman bunu söyledim, kendi yollarında yaşlanırlar. Hadrianus’un ki, sonuna kadar götürülmüş açıkgörürlük ve aynı zamanda bazı tarihçilerin dikkat çektikleri o kısa sayıklama nöbetleri, Filistin savaşı karşısındaki kederi, hastalık karşısındaki ümitsizlik anları ve daha sonra her defasında, cesaretin ya da en azından düzenin yeniden sağlanmasıdır.


*
Açık Gözler kitabından


*

Marquis de SADE


Kim ki içgüdülerine karşı çıkmamıştır, kim ki kendine uzun bir cinsel yoksunluk devresi dayatmamıştır, ya da imtinanın bozukluklarını hiç yaşamamıştır, o kişi cinayetin diline de vecdin diline de kapalı kalacaktır: Marquis de Sade’ın saplantılarını da, Aziz Jean de la Croix'nın saplantılarını da hiçbir zaman anlamayacaktır.

Cioran

Bazen


Okumak / Susan Sontag


Okumak benim eğlencem, kafa dağıtma yolum, tesellim, benim küçük intiharım. Dünyaya katlanamadığım zamanlar bir kitap alıp battaniyenin altına kıvrılırım. Beni her şeyden uzaklaştıran küçük bir uzay gemisi gibidir. Ama sistematik bir okuyucu değilim. Çabuk okuduğum için şanslıyım: Çoğu okuyucuya kıyasla hızlı okuduğum söylenebilir; bu da çok okuyabilmek gibi büyük avantajları beraberinde getirir, ama dezavantajları da vardır çünkü hiçbir şeyin üzerinde durmam. Hepsini okur ve kafamda pişmelerini beklerim. Çoğu kişinin sandığından daha cahilim. Yapısalcılığın veya semiyolojinin anlamını açıklamamı istesen söyleyemem. Barthes'ın bir cümlesindeki bir imgeyi hatırlayabilir veya aşağı yukarı anlayabilirim ama tam çözemem. Yani bu konularla ilgileniyorum ama CBGB'ye de gidiyorum ve başka bir sürü şey de yapıyorum...

Bazen


Savaşın Felaketleri / Goya


Savaşın Felaketleri'nde iğrenç zalimliklerin sergilenmesiyle hedeflenen, besbelli ki o görüntülere bakanları uyandırmak, sarsarak şok etmek ve derinden yaralamaktır.

Goya'nın sanatı, Dostoyevski'ninki gibi, ahlâki duygular ve kederin tarihinde (eserlerinin derin, özgün, ilgi ve merak çeken niteliğiyle) bir dönüm noktasında duruyor görünmektedir. Goya'yla birlikte sanata, acıya duyarlılık açısından yeni bir standart gelmiştir. (Ve benzer duyguları hisseden sanatçılar için de yeni konular: örneğin, Goya'nın, bir inşaattan taşınan yaralı bir işçiyi çizdiği resminde göze çarpan türden.) Savaşın zalimliklerinin dökümü, izleyicinin duyarlılığına bir saldırı şeklinde tasarlanmıştır. Her resmin altındaki yazılı açıklayıcı ifadeler, resmin bıraktığı izlenime kışkırtıcı bir boyut katarlar. Resimler, her görüntü gibi, "bakma'ya çıkarılmış bir davetiye iken, resimlerin altındaki yazılar çoğunlukla sadece bakmanın güçlüğü ve yetersizliği üzerinde dururlar. Bir ses -muhtemelen sanatçının sesi- izleyiciyi kızdırıp köşeye sıkıştırır:  Bu resme bakmaya dayanabilir misiniz?

Bir resmin başlığında açıkça şu bildirilir: "Buna bakılamaz" (No se puede mirar)




Başka bir resim yazısı şunu söyler: "Bu kötüdür" (Esto es malo)



Başka bir resim yazısı anında kestirip atar: "Bu daha kötüdür" (Esto es lo peor!)



Bir başkası şöyle haykırır: "Barbarlar!" (Barbaros!).



Bir başkası feryat eder: "Bu ne delilik!" (Que locura!). 



Bir diğeri şöyledir: "Artık bu çok fazla!" (Fu-erte cosa es!). 



Bir başkası da der ki: "Niçin?" (Por que?).



**

Fotoğraf Üzerine / Susan Sontag

Fotoğraf Üzerine, bir fotoğrafçının yazacağı bir kitap değil; fakat fotoğrafçılar kitabın içeriğinin büyük bir kısmına elbette aşinalar. Konunun nirengi noktası, bunu önceden açıkça ifade etmemeleri veya bu konunun üzerine konuşulmanın onların lehine olduğunu düşünmemeleri. Henri Cartier-Bresson veya Richard Avedon gibi şahsen tanıdığım fotoğraf sanatçılarıyla konuştuğumda kitabımdaki gerçeklerin farkında olduklarım gördüm. Elbette bunları kaleme almazlardı ve zaten işleri de bu değil. Bazı eleştirmenler bana "sen fotoğrafçı değilsin ki" dediler; çok doğru bir tespit ve çok kötü bir eleştiri. Bu kitabı yalnızca fotoğrafçı olmayan ve parasını fotoğraf çekerek kazanmayan biri yazabilirdi. Benim işim bakmak ve fotoğraflardan keyif almak; fotoğraf çekseydim Fotoğraf Üzerine'yi asla yazamazdım.

Son-uç


E.B.