Sonsuz Nişan: YAZI


     Kafka'nın Milena ve Felice’ye yazdığı mektuplar öylesine didiklenmiştir ki, Kundera’nın "Kafka'yı Kafkalogların elinden kurtarmak gerekiyor" düşüncesini tartmadan benimsememek için bir neden bulmak güçtür. Oysa insanoğlu yorumlar. Sanıyorum, karşı çıkılması doğal olan, yorumun tekelci yanıdır.

     "Kadınların mektup yoluyla bağlanabileceği doğru mudur?" sorusu Kafka’ya aittir. Milena’ya ve Felice'ye neden yazdığı üzerinde düşünülürken, şüphe yok ki, genç bir adamın nişanlılarına mektup yazmış olması değildir, kışkırtıcı olan: Ergin Günçe’nin ince humour’uyla bakarsak, "onun niyeti zaten mektup yazmak” mıdır yalnızca; Deleuze/ Guattari’yle birlikte söylersek, nişanlı olmayı hem birleşmemek, hem de ayrılmamak için ülküsel bir konum sayıp, oradan mektup yazarak “beslenmek" midir derdi gücü; yoksa, Blanchot’nun dediği gibi mesafenin güvencesini seçmek mi?

    Ulaşabildiğim bütün mektuplarını da, günlüğünü de bu gözle okudum Kafka’nın. Ayrıntılarda peşine takıldıkları ayırtılar ne denli farklı olursa olsun, yorumcular mektuplar çerçevesinde ortak bir eksende buluşturan anahtarı yazarın kendisi verir: Birlikte olmamakta, çünkü yazısının gerektirdiği dünyayı ve yaşama düzenini paylaşmayı göze alamamaktadır; bütün bütüne kopuşu kabullenemediği için ‘nişan’ın etrafında, mektupların yarattığı mesafeyi koruyarak yola devam etmek istemektedir.

             Bana öyle geliyor ki yazar ile mektup yazarını yan yana getirirken nirengi noktasından yola çıkıp bir kesişme arayarak en sağlam çözüme varabiliriz: Nişan ve Mesafe

II


    Nişan. aslında nişane: Sözlükler bizi ‘iz’, ‘alâmet’, "im", "belirti", dolayına götürüyor. Kafka tek örnek olsa, sıkısıkıya bu kesite bağlanmamız yadırgatıcı olur elbette. Değil oysa:  Kierkegaard, 10 Eylül 1840’ta Regina Olsen ile nişanlanıyor, Ekim 1841’de nişanı bozuyor. Bütün yazısını kaplayan, açan ve kapatan olay. Elimizde “Nişan Mektupları’ var bir yanda, bir yanda da gene günlük ve temel yapıtlar: “Korku ve Titreme”, “Tekrar”, “Suçlu mu? Suçsuz mu?”.

    Gerek mektuplar, gerekse düşünsel-yazınsal metinler, Kierkegaard’ın onulmaz melankolisi adına Regina dan vazgeçip yazıya bağlandığını gösteriyor. Genç kadına duyduğu aşkı korumanın tek yolunun o’na mesafeli kalmak, söz konusu mesafeyi “gece yarısı sessizliğinde herkes uyuduğunda (!)” yazarak katetmek olduğunu düşünüyor Kierkegaard.

   Kafka gibi alıcı'ya gereksinmesi yok onun: Mektubu kısa sürede yazıya dönüştürüyor ve yâlnızca geçmişin kanından besleniyor. Tıpkı Pessoa’nın yapacağı gibi: Offella'yla 1920’de tanışıyor bu binbirsurat şair. Aynı yılın sonunda sonuncu bir mektupla nişanlıya vedâ ediyor: ‘Benim yazgım başka bir Yasa’ya ait” diyerek-

 1929'da bir kez daha karşılaşıyor, bir süre daha yazışıyorlar, kesin ayrılış öncesinde: Ofelia ve Fernando hiç birleşemiyorlar. Yıllar sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide, Ofelia Queinoz, Pessoa’nın kendisine son buluşmalarında nişanı bozma gerekçesi olarak şunları söylediğini aktarıyor: “Az uyuyorum ve başucumda kâğıt kalem bulunuyor hep. Geceyarısı uyanıp yazıyorum, yazmak zorundayım ve bu senin için çok tatsız bir durum olur, rahatça uyuyamazsın bile."

    Bir kez daha: Graphomanie mi?

    Bir adım ötesi: “kimseye şair olduğumu söyleme" diyen Pessoa, ağır ağır sandığını dolduradursun, kum saati boşalmadan, ‘deliliğin eşiğine’ vardığını yazıyor Ofelya’sına.
   
 Ona bir daha rastlamamanın yolunu buluyor.

       III

     Kierkegaard ve Pessoa, Abelardus’un gönüllü temsilcileri mi? Onlarda, Yazı ve Yalnızlığın çakışması, mesafenin soyutluk kazanmasıyla gerçekleşmiştir. Herhangi bir dış yaptırım, engel, zorlama göze çarpmaz kararları bağlamında. Mesafenin saltık biçimde korunması isteği, iç mesafe ayarı ile ilintilidir. Bu anlamda, alabildiğine köktenci bu seçimleri onları kadınlık andına iyice yaklaştırır.
     
Kafka’ya, mektubu seçiş biçimi açısından bir başka Praglıyı, Rilke’yi yakın bulabiliriz. Onun ilişkilerini mektupla kurmak, geliştirmek, sürdürmek adına binlerce zarf doldurduğunu biliyoruz. Vincent Kaufmann, 1903’te karısından ayrıldıktan sonra başlayan, ara sıra bana ait bir yerim olmalı" sendromuna kapılmakla birlikte sonuçta onu transit halinde yaşamaya sürükleyen köksüzlük durumunu ustalıkla çözümlemiştir: Bir heimat halidir bu: Her yerden durmadan taşınan, aidiyet duygusunu hepten yitiren şair bir tek yazısının içinde oturmayı başarabildiği için ilişkilerini de yazışarak ayakta tutabilir. Mahzeninden ayrılmayan, bu nedenle de adresi değişmeyen Kafka’nın tersine, Rilke, hayatındaki kadınlara kendi nişanelerini kaybettirmek, bengi göçebe olarak yaşamak zorundadır. Burada da engel, mektup yazarının kendisidir: Onun izini bulmak olanaksızdır, çünkü yer'ini yitirmiştir.
  
    Gene de, mektup-mesafe ilişkisinin dışarıdan, açık ya da örtük nedenlerle zorunlu olarak örüldüğü bambaşka örnekler de olduğunu unutmamak gerek: Juliette Drouet, 50 yılda Victor Hugo’ya 18 bin mektup yazmışsa, bunun nedeni şairin evli olması, sevgilisiyle aynı mekânı paylaşamamasıdır. Nerval’in Aurelia’ya, Saint-John Perse’in “Yabancı Kadın”a mektupları, taraflardan birinin yeterince istekli olmaması nedeniyle sağlanamamış birleşmelerin sonucunda yazılmışlardır. (“Yabana Kadın”, mesafe sorununu bir tek şairlerin, yazarların, sanatçıların taşımadığını kanıtlayan bir örnektir: Lilita yalnızca Saint-John Perse’in “sadık” kurbanı değildi: Giraudoux’dan Fargue’a onlarca kendi kurbanı da olmuştu -belki koyu dram, belki mesafe’nin ta kendisi oluş şimdilik daha fazlasını bilmiyoruz: İzleri savrulmuş bir hayat, kalan izler: “Mektuplar").                    
       
    Balzac’ın Eva Hanska’ya yazdığı binlerce mektubu, nesnel koşulların elverişsizliği ile açıklamak ne denli doğru olur, bilemiyorum. 
      
     Stringberg'in Gizli Günlüğü"nü delip geçen Haraiette'e mektupları gerçekten de  o kopuşu istemediğini gösteriyor, denilebilir mi?

 Bana kalırsa: Ayrılık, ayrı kalış, ama açıkça ama değil, yazı adına hep istenmiştir.

    Vaifery’nin tüyler ürpertici güzellikte sözü, *Un hom-me seul est toujours en mauvaise compagnie* (çeviri aczi: “Yalnız bir adam her zaman kendisine kötü bir eş seçmiş demektir*), geniş çizgilerinde paylaşamadığım bir içerik getirir.

    Ayrılık, mesafe gerçekten istenmediği an nişanın yaşatıldığını kanıtlayan en görkemli örnek, Hüseyin Rahmi ile Miralay Hulusi’nin aşkıdır. Hulusi beyin ölümünün ardından, Mısır’a kaçarcasına giden Hüseyin Rahmi, Refik Ahmet'e, hatıra defterinden şu satırları aktarır:

    “Yağmur camları yıkadı. Matemi dinmez bir göz gibi, hâlâ göklerden damla damla kasvet yağıyor. Dağ başındaki inziva evimde yaşadığım hüzünlü saatler, çile dolduran dervişler gibi, ruhumu tasfiye ediyor. Alelade zamanlarda üstünkörü bir bakışla görüp geçtiğim şeyler, şimdi bana ürküntü verecek birer derinlik alıyor. Ada’daki bir mezar, bütün dünyayı nazarımda kabristana çevirdi. Nereye baksam, başucuna tahta parçası dikilmiş bir toprak kümesi görüyorum.”

        VI

    Yazı-, Aslında, sonsuz nişanlı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder