Days of Nietzsche in Turin (2001, Julıo Bressane)







" Ne güzel bir gün.  Burada yanan ışık ve hafif hafif esen rüzgar en ağır düşüncelere kanat takıyor. Eski dostum Jacob Burckhardt bu şehirden geçmişti ve Traviata'nın suretini gördüğünü söylemişti. Bıyıklarım benim temiz hava filtrem ve bu şehrin kaldırımları ayaklarım için bir cennet. Yalnızca, yürürken düşündüklerimiz kayda değer düşüncelerdir. Tam da ihtiyacım olan şehir işte. Ah, Torino! Tebrikler, sevgili dostum. Bana gönülden nasihat verdin. Bu şehir benim için yapılmış. İşte, apaçık görüldüğü üzere ilk kez geldiğim zamanki gibi, hiç değişmemiş. Özellikle de ilk günlerimdeki kötü  durumumu düşünecek olursak. Önceden hava berbat bir şekilde yağmurlu, soğuk ve değişkendi. Benim için çok bunaltıcıydı. Ne değerli bir şehir. Düzenli. O büyük şehirlere benzemiyor. Korktuğum gibi değil, modernite yok burada. Aksine, şurada bir 17. yy rezidansı var, her şeyin estetik olduğu zamanlardan, saray gibi, soylu. Her bir taş aristokratik sükunetin izini taşıyor. Şehir çevresinde yoksulluk yok. Renklerin bütününde belirgin bir estetik var. Tüm şehir sarı ya da toprak kırmızısı. Ayaklarım için de, gözlerim için olduğu kadar iyi. Ne güvenlikli, ne güzel
kaldırımlar ama! Trenlerin ve yük arabalarının ne kadar  düzenli ve müthiş olduğunu söylemeyi unutuyordum. Buradaki hayat bildiğim diğer İtalyan şehirlerden daha ucuz. Ayrıca, henüz kimse beni dolandırmadı. Resmi olarak benim Alman olduğumu düşünüyorlar, her ne kadar bu kışın resmi yabancı listelerinde bir Polonyalı olarak görünsem de. Ne güzel bahçeler. Ne ciddi, ne ağırbaşlı kareler. Sarayların tarzı iddiasız... sokaklar temiz ve sade... her şey umduğumdan daha fazlasına değer. Bugüne kadar görmediğim, en güzel cafeler, böyle değişken bir atmosfere sahip bu kemerler o kadar gerekli ve ferah ki insanı hiç bunaltmıyor. Geceleri Powder(İng. ismi) nehri muhteşem. İyinin ve kötünün ötesinde. Bu salt bir kötülük değil, her ne kadar Wagner'in karşısına Bizet'i koysam da. Çeşitli oyunlar arasında ben kimsenin oynamaması gereken bir konu sunuyorum. Wagner'e sırtımı dönmek benim kaderimdi, şimdi yine bir şeyin keyfini sürüyorum, zafer. Kimse Wagnerciliğe bu kadar  yakın ve tehlikeli bir şekilde yaşamadı... kimse buna daha sert direnmedi... kimse bundan kurtulmakla daha mutlu olmadı. Uzun hikaye. Bunun yerine başka bir şey koymak istiyorlar mı? Eğer bir ahlakçı olsaydım, kim bilir ne söylenirdi? Belki de kendini geride bırakarak. Ama filozoflar ahlakçıları sevmez ayrıca, güzel sözleri de sevmezler. Bir filozof ilk ve son olarak  kendisinden ne talep eder? Kendi çağını aşıp dünya üstü olmak. Bu nedenle, neye karşı en sert savaşını vermelidir? Onu çağdaş yapan her şeye. Pekala. Wagner olduğu kadar, ben de çağdaşım, başka deyişle, bir dekadan. Ama şunu anladım ki ben buna karşıyım ve kendimi korumalıydım. İçimdeki filozof kendini korudu. Kendimi Wagner'den kopardım, çünkü o bir Alman tanrısını, Alman kilisesini ve Alman imparatorluğunu arzuluyordu. Romantizm, Hıristiyanlık gibi, fizyolojik bir çürümedir, nihilizme giden bir duraktır. İnanıyorum ki, ben bir müzisyen değilim, tam da şu romantikler gibi olmamak için. Ama, müziksiz bir hayat benim için bir hata olurdu." 







Torino'ya geldiğimden beri, çalışmadan geçirdiğim tek bir gün olmadı. Engadine'kinden kesinlikle daha iyiyim. Torino, benim var olan durumumda beslenme ihtiyaçlarıma tam olarak uyan bir yer.
Bir de çok zarif bir güzlük palto aldım. Günden güne, tarif edilemez  bir aydınlıkla doluyor burası.
Başka hiçbir yerde böyle bir güz görmedim. Üzümler ve öteki meyveler daha iyi. Bunu sözcüklerle anlatamam. 300.000 nüfusuna rağmen sakin bir şehir. Dün, inanır mısın, Bizet'in başyapıtını 20 kez duydum. Zarif bir özveriyle sonuna kadar dinledim. Bırakıp gidemedim de. Sabrımın bu yenilgisi beni korkutuyor. Ne sağlam iş ama. Biz kendimiz baş yapıtlara dönüştük. Gerçekten, ne zaman Carmen'i duysam olduğumdan daha fazla bir filozof olduğum izlenimine kapılıyorum. Çok anlayışlı, çok mutlu, sakin bir Hintli gibi. 5 saat oturdum. Kutsallığın ilk aşaması. Bu müzik benim için mükemmel. Hafif, ustaca, zarif. Öyle samimi ki hiç bunaltmıyor. Işığım gayet iyi. Tüm bunlar narin ayakların ilahi adımları: benim estetiğimin ilk cümlesi. Her ne kadar popüler olsa da bu müzik şeytanca, rafine ve güzel. Müzikteki çürümenin tam tersi, sonsuz melodi.



Tam havamdayım, sabahtan akşama çalışmalara dalmış elimde küçük bir müzik broşürünü tutuyorum. Onu bir yarı-tanrı gibi özümsüyorum. At arabalarının gürültüsüne rağmen uyuyorum.
Anneme, Bay Brandes'e benim  en iyi resmimi vermesini söyledim. Bay Brandes, Kopenhag Üniversitesi'nden, benim yazılarımla ilgili sunumlar yapıyor. Aslında, benim sormak istediğim,
sevgili Bay Georg Brandes, bilinçsiz bir topluluk karşısında benim  çalışmalarımdan bahsetmeye nasıl cesaret ettiniz? Yarından sonrası benimdir. Bazı insanlar öldükten sonra doğar. Mole Antonelliana, Ecce Homo'nun vaftiz babasıyım. Bu yüce fikir bana H. Heine tarafından verilmişti.
Onda ne kadar mükemmel olduğunu hayal edemeyeceğim kadar ilahi bir kötülük vardı. Tanrı için insanın değerini satirden ayrılamaz olarak görüyorum. Şimdiye kadar tüm felsefeler bedeni yanlış anladı. Ben diyorum ki: Beden, düşünendir. Karl Knortz Hoca, bana New York'tan yazıyor ve  benim kitaplarım hakkında bir Amerikan dergisinde eleştiri yazacağını söylüyor. Bu şöhretin bir işareti. İyi bir terziye güzel bir kıyafet yaptırmam lazım. Ama bu terzi gelmiş benim kıyafetlerime laf ediyor. Bana takım elbisemin ölçülmeden yapıldığına inanamadığını söyledi. Bu kadar da kötü terziler olduğuna inanamadı. Güldüm ama cidden öyle. On yıldır, giydiklerim beni pek memnun etmiyordu. Duyuyor musun, çünkü ben falancayım. Her şeyden önce, benim kafamı karıştırmayın.

Lanet anti-Semitistler, lanet Schmeitzer. Şimdi size geri dönüyorum, Bay Fritsch, bana gönderdiğiniz Correspondence gazetesinin üç sayısı hakkında bu tuhaf hareketinizin temelindeki kötü niyetleri görmeme sebep olan, izin veren güveniniz için size teşekkür ediyorum. Şu andan itibaren bana bu tür yayınlar  göndermemenizi rica ediyorum. Artık tahammül edemeyeceğimden korkuyorum. Sürekli çarpıtmalar, kavramları belirsiz kullanmalar... Cermen, Semitik, Aryan, Hıristiyan, Alman... tüm bunlar beni rahatsız ediyor, beni ironik hoşgörüden uzaklaştırıyor şu an olduğu gibi. Erdemli hevesleri ve bugünün Almanlarının ikiyüzlülüğünü düşündüm. Son olarak, Bay Fritsch, Zerdüşt ismini anti-Semitiklerin ağzından duymak... sizce bana neler hissettirir? Bay Fritsch, midemi bulandırıyorsunuz. Sizin ağzınızdan Zerdüşt ismini  duymak beni tiksindiriyor. Bütün ırkların birbirine karıştığı büyük bir kültürün kökeni. İyi Avrupalı, yani, fazla Avrupalı, beni ilgilendiren bu. Hintliler, kızılderililer, Delawareliler ve Mohikanlar...paryalar, sanatçılar, Alman Yahudileri... bu 'aşağıdan' gelenler... bizim nefretimizin kurtarıcıları olacaklar, bizim ulusal nefretimizin.







Bengi dönüş düşüncesi birinin ulaşabileceği en yüksek olumlama formu... Bunu Silvaplana gölünün yakınlarındaki ormanda yürürken düşünmüştüm ve piramite benzeyen bir taşın yanında durdum. Surlei'ye yakın bir mesafede. Ve bu düşünce geldi aklıma. Önemsiz bir konuşmacıydım, ortalama kuvvetlerim vardı. Birdenbire, tarifsiz bir kesinlik ve incelik ile bir şey benim için daha açık oldu. Duymak, bu beni harekete geçirdi ve beni derinden etkiledi. Duydum, istemeden. Aldım ve bu hediyeyi kimin verdiğini sormadım. Kafamda aniden bir düşünce oluşuverdi, hiç tereddütsüz.
Bir büyü... büyük bir gerginlik göz yaşlarıyla boşanıverdi. İstemsizce, adımlarım hızlanarak, 
kimi zaman sürünerek her zamanki gibi hepten kendi kendine değil çok sayıda hassas titremenin temiz vicdanıyla ayak parmaklarına kadar titreyişler... bir mutluluk uçurumu. Her şey istemsiz bir şekilde oldu... ama özgürlük hissindeki bir koşuşturma olduğu kadar koşulsuzluk, güç ve tanrısallık.
Çok şey yaklaştı ve kendilerini  birer sembol olarak gösterdiler. Sözlerimle karşılaşmaya hepsi şefkatle geldi ve beni gururlandırdılar, çünkü sırtıma binip beni sürmek istediler. İşte böyle...
varlığın tüm sözleri ve söz sandıkları bana açıldı. Her varlık gelip bir söz olmak istedi... hepsi gelip benden nasıl konuşulacağını öğrenmek istedi. Ah, o dedi ki, bir gün ya da bir gece... bir daimon yalnızın da yalnızı olduğumda çıktı ve: Bu yaşamı, şu an yaşıyor olduğun ve önceden de yaşadığın gibi onu tekrar tekrar yaşamak zorunda kalacaksın, hatta sonsuza kadar ve yeni hiçbir şey olmayacak içinde. Her acı, her zevk, her düşünce her bir nefes her şey anlatılamayacak kadar küçük ve  aynı zamanda büyüktür hayatında, bunların hepsi geri dönecek sana. Her şey aynı düzen içinde ve sırada, bu örümcek, ağaçların arasından ışıyan ay ışığı ve yaşadığım şu an ve kendim, hepsi aynı şekilde. Varoluşun ebedi kum saati her zaman tekrar dönecek ve sen, bunun yanında, kum içindeki küçük bir kum tanesisin. Eğer lanet bir şeytan sana böyle konuşsaydı sen de telaşlanmaz ve dişlerini gıcırdatmaz mıydın? Ya da bir zamanlar yaşadığın nadir bir anda ona cevap verdiğin gibi: Sen bir tanrısın ve ben bundan daha kutsal bir şey duymadım. Eğer bu düşünce seni ele geçirirse seni başka bir şeye dönüştürecektir ve belki de seni ezecektir. Her şeyden önce, soru şudur: Ben bunu bir kez daha istiyor muyum?  Hatta sonsuz kez? Bu eylemlerin için en ağır yük olurdu.

Ah, ah! Yaşam dedikleri bu muydu?

Peki öyleyse! Bir daha!






Ben filozofu korkunç bir patlayıcı olarak anlıyorum...her şeyi tehlikede bırakan bir patlayıcı.
Ben, örneğin, bir dev ya da ahlak canavarı değilim. Hatta bunların tam tersi bir doğam var.
Bugünün insanlarının 'erdemli' diyip  saygı duyduklarının tam aksi yani! Aramızda kalsın, bence tam da bunlar gururumun kaynağı. Ben filozof Dionysos'un çömeziyim. Bir satir olmayı bir aziz olmaya tercih ederim. Eğer Hıristiyanlığa karşı bir savaş başlattıysam bunu yapabildim çünkü zıtlıktan ve engellerden yılmadım. En ciddi Hıristiyanlar her zaman bana iyi niyet gösterirler. Kendim, Hıristiyanlığın zorunlu bir düşmanı olarak, bizzat bireylere, Hıristiyan oldukları için garez taşımaktan uzağım. Bin yıllık kısmet. İsa dünyayı inkar etmedi, ondan nefret de etmedi onu daha iyi ve ileri bir dünyaya giriş yaptı. Sadece göz ardı etti, inkar ya da onaylama olmadan. Onun öğretileri ve havarilerinin elleriyle 'yaşama hayır' düsturu dünyaya enjekte edildi. Budizm, Hıristiyanlıktan yüz kat daha gerçekçidir. Onda, kendi içinde, problemlerin nasıl  objektif ve soğukkanlı bir yöntemle formüle edileceğinin bilgisi vardı. Onda felsefi düşünüşün asırlara dayanan görünüşü var. O günaha karşı savaşmaz, acı çekmeye karşı savaşır. O çoktan ahlaksal aldatmacaları bırakmıştı. Onun yerine kendisini koyar, benim dilimde söylemek gerekirse, iyinin ve kötünün ötesinde.


Her şeyin olgunlaştığı bu mükemmel günde ve yalnızca asma yaldızlar değil, bir güneş ışığı düştü yaşamıma. Geriye baktım, ileri baktım.Daha önce hiç bu kadar bol ve  iyi şeyi bir arada görmemiştim. Boşa geçmemiş kırk dört yılı bugün geride bıraktım. Bunu yapabilirdim, çünkü,
İçinde kurtarılmış bir yaşam vardı, ölümsüz bir yaşam. "Deccal", "Ditramboslar", "Putların Alacakaranlığı", çekiçle felsefe yapmak için provalardı. Tüm bunlar birer hediyeydi ve, aslında, bunlar yapacağımın son çeyreğiydi.  (son çeyrek: dolunayın 7. günü) Nasıl tüm hayatıma minnettar olmam? Ve bu sebeple kendime kendi hikayemi anlatıyorum.

Sağlığım gayet yerinde. İki aydır Torino'dayım ve yalnızca 4 kere hastalandım. Bu güzel şehirde 12 tiyaro var... bir filarmonik akademi, bir müzik okulu...tüm aletleri çalan öğretmenler bolluğu var. Sonuç: Torino neredeyse bir müzik merkezi. Ayrıca büyük, üç dilli kitapçılar var. Alplerin
manzarası. Sonbahar, müthiş bir mevsim. Torino'da bir filozof buldum, Pasquale D'Ercole Hoca...
bana güzel bir ziyaret bahşetti. Torino'daki kitapçılara olan ilgimi biliyordu, Loscher. Kaderimi biliyorum.Bir gün benim adım korkunç bir şeyle anılacak... dünya üzerine eşine rastlanmamış bir kriz, derin bir vicdan çatışması, önceden istenen, kutsanan, inanılan her şeye karşı büyük bir karşı çıkış ile. Ben insan değilim, ben bir dinamitim. Ama benim gerçeğim korkunçtur, çünkü bugün yalanlara gerçek diyorlar. Tüm değerlerin yeniden yargılanması insan düşüncesinin kendinde-bilgi yasasına karşı formülümdür, bunu zihnim ve bedenim kendiliğinden yapıyor. Varoluşumun mirası...
belki de tekilliği, bir alınyazısı. Bunu bir bilmece şeklinde söyleyebilirdim: tıpkı babam gibi, ben bir ölüyüm, tıpkı annem gibi de hala yaşıyorum ve olgunlaşıyorum. Sanattaki gelişme iki içgüdüye bağlıdır: Apollonca ve Dionysosça içgüdüler. Bu adları Yunan tanrılarının dünyasından aldım.
Apollon, dinginliğin tanrısı, tahayyül yeteneğinin Yunanca karşılığı. O, dünyayı kaostan kurtaran ışığın düsturudur. O, doğanın kör güçlerini belli bir düzene koyandır. O, plastik sanatlardaki her görünüşün sembolüdür. O, şeylere şekil verir,  onlara belirli sınırlar çizer, onların kendine özgü karakterini düzeltir ve işlevlerini belirler, tabi ki bireysel anlama sadık kalarak. Hayati her öğenin hareketini modeller, her birine birer ritim, bir zaman formu verir ve böylece, bir yasa, bir ölçü uygulanmış olur. Dionysos, yabancı ve gezgin tanrı. Dionysos büyülenmenin,  sarhoşluğun Yunanca karşılığıdır, yıkan, parçalara ayıran bir şey, sonluluğu ve tekilliği ortadan kaldırır. Dionysos kaosun, yüce kötülüğün, biçimsizliğin, hiddetin ve coşkun akan yaşamın tanrısıdır, müziğin tanrısıdır, tüm evrensel sanatların kaynağıdır. Açlık ve acı içinde doğdu, tanrıların öfkesiyle hırpalandı, takip edildi, ama her ilkbaharda yeniden doğdu, ve böylece yaratmayı ve mutlu olmayı öğrendi. Dionysos tarafından yaratılan insan kendisini üstün bir topluluğun üyesi olarak gösterdi. O nasıl yürüneceğini ve konuşulacağını bilmiyordu ve az kalsın dans ederek havalara uçacaktı. Onun hareketi büyüleyicidir. Şimdi sadece hayvanlar konuşuyor,  tıpkı şu hayvanların konuştuğu gibi... ve dünya süt ve bal veriyor, insanın içinde doğaüstü bir şeyler çınlıyor. Kendisini bir tanrı olarak duyumsuyor. Büyülenmiş ve sarhoş bir şekilde yürüyor, rüyalarında yürüyen tanrılar gibi. İnsan artık bir sanatçı değil, o artık bir sanat eseri.






Bir kitap okudum. "Dini Yasa Koyucular: Manu, Musa ve Muhammed", ilk defa Manu yasasının arasında kaldım. Veda'lar hakkında rahipçe bir yasa, Kötümser bir yasa değildi, ama yine de rahipçeydi. Tüm ahlak yasalarımız onun bir karikatürüdür. Mısır kültürü ve Platon, bir  Brahman tarafından eğitilmiş gibi. Ayrıca Çin'de Konfüçyus ve Lao-Tse... bu yasadan ilham almıştır.
Yahudiler basit simsarlardır, hiçbir şey icat etmediler. Sanat, ne olursa olsun sanat. Sanat yaşamı mümkün kılar. Yaşamın büyük ayartıcısı, büyük uyarıcısı. Sanat, yaşamı inkara karşı... tek ve en üstün direnci oluşturur. İstenilmiş acının bir giriş kapısı, dönüştürülmüş ve yüceleştirilmiş haliyle.
Acının müthiş zerafetin bir parçası olduğu bir yer. Kim benim gözlerimi gençleştirdi? Tiksintim mi kanat taktı bana, geleceği görme yeteneğini de o mu verdi? Gerçekten, hazzın doruğuna yükselmek için kanatlanmam gerekti. Buldum onu, kardeşlerim. İşte, burada benim için kaynıyor haz pınarı.
Çok coşkun akıyorsun gibi geldi bana, oh, haz pınarı. Felsefe, bugünlerde anladığım ve yaşadığım gibi varoluşun en iğrenç taraflarınının  gönüllü arayışıdır da. Fazlasıyla maceralı uzun deneyimlerden sonra buzlu ve çölle kaplı yerlerde, başka türlü nasıl yüzleşeceğimi öğrendim... Bugüne kadar şöyle felsefe yapıldı: Felsefenin gizli tarihi psikolojinin büyük isimleriyle  benim için açığa kavuştu. Gerçeğin ne kadarına katlanılabilir, bir ruh gerçeğin ne kadarını göze alabilir? Benim için asıl değer ölçüsü bu oldu artık. Deneysel bir felsefe, tıpkı yaşadığım gibi radikal nihilizmin imkanlarını bile telaşlandırır. Ama hayır demeyi, istemsizliği, olumsuzluğu yok eder demek istemiyorum. Bunun yerine, o öteki tarafa geçmek ister. Dionysosça Evet diyene kadar... hiçbir bedel, iltimas, seçme şansı beklemeden. Filozofun ulaşabileceği yükseklik varoluştan önce Dionysosça'dır.


Bunun için formülüm kader sevgisidir.




DELİRİŞ


Anne, 

 yüreğindeki, ben, senin eski yaratığın artık sıradışı ve ünlü bir hayvan. Almanya'da öyle değil, çünkü Almanlar çok aptal ve kaba insanlar, benim ruhumun yüksekliğini anlamıyorlar
ve sürekli gaf yapıyorlar. Sadece bana değil, diğerlerine de öyleler. Hayranlarım arasında çeşitli insanlar var. Sadece asil ve etkili insanlar, Paris'ten, Stockholm'den... Viyana'dan New York'tan. Aah ah, 'ilk düzen' şahsiyetlerinin  bana bağlılıklarını hangi kelimelerle dile getirdiklerini bir bilseydin! Şu en göz alıcı bayanlardan Prenses Ténicheff de dahil. Hayranlarım arasında, birkaç deha da var. Benim ismim gibi insanlar arasında söylenen ve bu kadar itibar gören bir isim daha yok. Görüyorsun ya, bu bir başyapıttır: bir isim olmadan, bir sosyal sınıf olmadan, zenginlik olmadan hürmet edilmesi... Burada herkes küçük bir prensmişim gibi davranıyor bana. Bana en iyi üzümleri seçmek için soluksuz çabalayan satıcı kadın bile.

Savaş açıyorum. İnsan insana değil.Tüm bu saçma tesadüflere karşı bir savaş: ulus, sınıf, ırk, meslek, eğitim ve kültür. Ruhun silahlarıyla ruhun topraklarında bir savaş.


Bayan Cosima Wagner


Aryan prensesi, sevgilime. Ben talihsiz bir adamım. Ama uzun zamandır insanlar arasında yaşadım ve biliyorum ki bu insanlar en alçaktan en yükseğe her şeyi yaşayabilir. Ben Hindistan'da Buda, Yunanistan'da Dionysos'um. AIexander ve Caesar benim enkarnasyonlarımdır tıpkı Lord Bacon ve
Shakespeare'in şair olduğu gibi. En son ben Voltaire ve Napoleon'dum. Ayrıca belki Richard Wagner de. Ama bu sefer Galip Dionyos olarak geldiğimde... dünya bir şenlik yeri olacak. Pek uzun vaktin olmayacak. Gökyüzü burada olduğum için mutlu. Çarmıha gerildim.


Sevgili Bay Öğretmen, eski dostum, Jacob Burckhardt...


içtenlikle söylüyorum, Basel'de hoca olmayı tanrı olmaya tercih ederdim ama bencilliğimi daha ileri götürmeye cüret etmedim orayı bırakarak, böylece, dünya yaratıldı. Anlıyor musun, kurbanlar gerekiyor. Ancak küçük bir öğrenci odası ayrıldı bana... tam Carignano sarayının önünde, doğduğum yerde Victorio Emanuele, ayrıca çalışma masamdan Subalpina Galerisi'ndeki müthiş müziği duyabiliyorum. Servise 25 frank veriyorum, kendi çayımı hazırlıyorum ve faturaları kendim hesaplıyorum. Bu yıpranmış ayakkabılarla cebelleşiyorum ve eski dünyanın cennetleri için her an teşekkür ediyorum. Prado meselesini çok ciddiye alma. Ben Prado'yum, hatta Prado'nun babasıyım da. Lesseps olduğumu söyleme cüretinde de bulunuyorum. Sevdiğim şu Parisli dürüst suçluları sana vermek istiyorum. Ben Chambridge'yim, o da dürüst bir suçluydu.. Hoş olmayan ve beni zorlayan tevazu şöyle; içtenlikle söylüyorum, tarihteki tüm isimler benim. Bu sonbahar iki kez cenazemde kendimi üzerimde az bir şey giyinik olarak gördüm. Önce Kont Robilant gibi. Hayır, hayır, bu benim oğlumdu ben Carlo Alberto'yken.
Ama Antonelli kendimdim. Biz sanatçılar iflah olmayız. Bugün bir operet duydum. Her yere bir öğrenci gibi giyinerek mi gittim? Oraya buraya. Birinin sırtına dokundum ve dedim ki:
''Mutlu musun?.. Ben tanrıyım ve bu karikatürü ben yarattım.'' Yarın oğlum Umberto sevgili Marguerita ile geliyor... buraya, hoş, teklifsizce alacağım. 

Bayan Cosima için dinlenme vakti... Aryan...

Geçen sene Alman doktorlar tarafından  çok acılı bir şekilde çarmıha gerilmiştim. Yıkılmış bir Wilhelm, Bismarck ve tüm anti-Semitikler.


İçten sevgilerimle, 

Nietzsche'niz.










1 yorum:

  1. Nietzsche'nin felsefesine ait temel metinlerin ve ünlü aforizmalarının hemen hepsi yedirilmiş filmin alt metnine de. Nietzsche çok inandırıcı, görüntüler çok başarılı, herkes için ve hiçkimse için bir film olmuş

    YanıtlaSil