Ritüeller - Cees Nooteboom

"Tanrı yoktur, dolayısıyla bir oğul da yoktur. Bütün dinler aynı soruya hep yanlış yanıtı veriyor: Neden dünyaya geldik?

"Dünyaya gelmemizin nedeni, Tanrı'ya hizmet etmek, bu yolla cennete ulaşmaktır," dedi enişte, biri bir düğmeye basmış gibi. İri göğüsler yeniden göründü; et suyuna eşlik etmesi için, küçük kadehlere Sercial doldurdu.

"Anladığıma göre, Tanrıbilim profesörüsünüz," diye sürdürdü Taads sözünü. "Dolayısıyla bu çok gereksiz, çocuksu bir sohbet. Siz yakalığınıza kadar dinsel inançla ve skolastik felsefeyle doldurulmuşsunuz. Tanrı'nın varlığını kanıtlayacak her türlü bilgiden ve karşıt kanıttan haberlisiniz. Haç denen o itici simgenin üzerinde koskoca bir sistem kurmuşsunuz. Dininiz, aslında hiç yer almaması gereken, o sado-mazoşist törenden beslenmeyi sürdürüyor. Bu garip tapınma türüne gelişme şansı veren şey de, Roma İmparatorluğu'nun askeri yapısı oldu; onun çoktanrılı putperestlikle iyi niyet karışımı, kendine özgü dokusu. Batı'nın genişlemeye, sömürgeciliğe duyduğu açlık, bu inancın yayılmasını sağladı; Ana dediğiniz Kilise ise daha çok bir katil, genellikle bir zorba ve her zaman bir kabadayı oldu."

"Sizin daha iyi bir yanıtınız var demek?"

"Hiçbir yanıtım yok."

"Mistisizm...gizemcilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir?"

"Gizemciliğin belli bir dinle ilgisi yoktur. Resmi kilise, gizemcilere hep kuşkuyla yaklaşmıştır. O, insanın iplerinden kurtulmak için çok ender karşılaştığı bir fırsattır. Gün gelir de dinlerin olmadığı bir dünya görürsek, gizemciler orada olacaktır. Gizemcilik ruhun iktidarıdır, sistemin değil. Yoksa hiçliğin gizemli bir kavram olmadığını mı sanıyordunuz?

"Hiçliğe inanıyorsunuz,öyle mi?

Taads inledi.

"Hiçliğe inanılmaz. Hiçbir şeyin var olmadığından yola çıkarak bir sistem kuramazsınız."

"Hiçbir şeyin olmadığı." Mabeyinci bu cümleyi diliyle tattı.

Birden elini kaldırdı. "Bu el gerçek, öyle değil mi?"

"Ona bakınca, evet"

"Öyleyse var, yani yok sayılamaz. Bir an için, şu tabağın dünya olduğunu varsayalım; bu durumda ona 'yok' diyemeyiz,değil mi?"

"Bir gün" dedi Arnold Taads, "siz ve ben, eliniz ve şu tabak, şu Haut Brion şişesi ve dünyanın geri kalanı var olmayacak. O zaman, kendi ölümümüz, başkalarının ölümleri bile var olmayacak, bunun sonucunda da bütün anılar yok olacak. Buysa 'biz hiç var olmadık' demektir. İşte söylemek istediğim, bu."

"Bu biçimde yaşanabilir mi peki?"

"Sorun bu değil."

Inni o gün ilk kez Taads'ın gülümsediğini gördü.Yüzündeki griliğin bir bölümü uçup gitti.

"Bu biçimde kusursuzca yaşayabilirim. Sürekli değil, ama genellikle. Taşlar, bitkiler, yıldızlar -her şey böyle yaşıyor. Bana gelince, ah, ben var olan her şeyle meslektaşım. Bu açıdan bakıldığında siz de öyle."

Anlayamadım?"

"Ben, hepimiz, evrenin meslektaşlarıyız. İnsana özgü hiçbir anlam taşımadığını, dolayısıyla hiçbir şeyin gerçekte başka bir şeyden daha büyük olmadığını kabul ettiğimiz anda, hepimiz, insanlar, şeyler, aynı yazgıyı paylaşırız. Hepimizin bir başı vardır, bir sonu olacaktır. Biz, bir sardunyadan evrene kadar, hepimiz bu ikisinin arasında varız. Evren belki sizden biraz daha uzun bir süre var olacak, ama bu küçük farklılık sizi temelde ötekilerden kesinlikle ayırmıyor."

"Ya ölüm?"

Bu noktada yemek beklenmedik bir yön aldı. Inni'nin halası ağlamaya başladı....


sf. 90

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder